25 Mart tarihli "Kavala v. Türkiye" AİHM Büyük Daire duruşmasının tam metni
25 Mart 2026 tarihinde Strazburg'da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi'nde görülen "Kavala v. Türkiye" davasına ilişkin duruşmanın tam metninin Türkçe'ye çevirisi aşağıda sunulmaktadır. İçerik, duruşmanın akışını ve tarafların beyanlarını olduğu gibi yansıtmak amacıyla herhangi bir editoryal müdahaleye tabi tutulmamış; akışın daha iyi anlaşılması için ara başlıklarla desteklenmiştir. Aşağıda deşifresinin çevirisi paylaşılan duruşmanın kaydına erişmek için tıklayınız. Duruşmanın orijinal dili olan İngilizce deşifresi için tıklayınız. Lütfen yerlerinize oturunuz. Kavala/Türkiye davasının kabul edilebilirlik ve esasına ilişkin aleni duruşmayı başlatıyorum. Mahkeme’ye yapılan başvuru, 18 Ocak 2024 tarihinde Türk vatandaşı Sayın Kavala tarafından yapılmıştır. Başvuru, Mahkeme İçtüzüğü’nün 42(1). maddesi uyarınca Mahkeme’nin İkinci Bölümü’ne tevzi edilmiştir. Başvuru, 21 Mart 2024 tarihinde Hükümete bildirilmiştir. 16 Aralık 2025 tarihinde Daire, kendi yargılama yetkisinden Büyük Daire lehine feragat edilmesine karar vermiştir. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, Sözleşme’nin 36(3). maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 44(2). maddesi uyarınca yazılı görüş sunmak ve duruşmaya katılmak suretiyle yargılamaya müdahil olma hakkını kullanmıştır. Daire önündeki yargılama sırasında, aralarında Turkey Human Rights Litigation Support Project (Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi), Human Rights Watch (İnsan Hakları İzleme Örgütü), International Commission of Jurists (Uluslararası Hukukçular Komisyonu), Clooney Foundation for Justice (Clooney Adalet Vakfı), University of Amsterdam Fair Trials Clinic (Amsterdam Üniversitesi Adil Yargılama Kliniği), TrialWatch, Türkiye Barolar Birliği, REDRESS ve İfade Özgürlüğü Derneği’nin yer aldığı birçok sivil toplum kuruluşunun yanı sıra Profesör Sluiter’ de İçtüzüğün 44(3). maddesi uyarınca yazılı görüş sunma yetkisi tanınmıştır. Bu yetki Büyük Daire huzurundaki yargılama bakımından da sürdürülmüştür. Ayrıca, 3 Şubat 2026 tarihinde, aşağıdaki yedi kuruluşa yargılamaya üçüncü taraf sıfatıyla müdahil olma yetkisi tanıdım: European Criminal Bar Association (Avrupa Ceza Avukatları Birliği), Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği, İnsan Hakları Ortak Platformu, European Association of Judges (Avrupa Yargıçlar Birliği), Association of European Administrative Judges (Avrupa İdari Yargıçlar Birliği), Judges for Justice (Adalet Peşinde Yargıçlar) ve European Magistrates for Democracy and Freedoms (Demokrasi ve Özgürlükler için Avrupalı Yargıçlar). Davalı Hükümet, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Sayın Aydın tarafından eş-temsilci sıfatıyla temsil edilmektedir. Kendisine ekibinin üyeleri ile çeşitli danışmanlar eşlik etmektedir. Başvurucu, Profesör Leach ve Profesör Çalı tarafından temsil edilmekte olup kendilerine çeşitli danışmanlar eşlik etmektedir. İnsan Hakları Komiseri bizzat, Sayın Michael O’Flaherty tarafından temsil edilmekte olup kendisine ekibinin üyeleri eşlik etmektedir. Mahkeme adına taraf temsilcilerine hoş geldiniz diyorum. Hükümet temsilcileri, başvurucu temsilcileri ve İnsan Hakları Komiseri ile istişare ettikten sonra söz sırasını aşağıdaki şekilde belirledim. İlk olarak Sayın Aydın söz alacak; ardından Hükümet adına Profesör Bozbayındır yaklaşık 32 dakika süreyle konuşacak. Daha sonra başvurucu adına önce Profesör Leach, ardından Profesör Çalı aynı süreyle söz alacak. Son olarak İnsan Hakları Komiseri Sayın O’Flaherty konuşacak. Sayın Aydın’ı kürsüye davet ediyorum. Sayın Başkan, Büyük Daire’nin saygıdeğer yargıçları, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti adına huzurunuzda konuşmak benim için büyük bir onurdur. Sözlerime başlamadan önce, Daire’ye ve Büyük Daire’ye sunmuş olduğumuz yazılı görüşleri tekrar ettiğimizi belirtmek isteriz. Her şeyden önce şunu belirtmek isterim ki, somut davaya konu şikâyetlere ilişkin iki ayrı bireysel başvuru halihazırda Anayasa Mahkemesi önünde derdest durumdadır. Mahkeme, 13 yıldan beri Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunu etkili bir iç hukuk yolu olarak kabul etmektedir. Başvurucu, Büyük Daire’yi bu yerleşik içtihattan ayrılmaya davet etmektedir. Böyle bir talep, ikna edici kanıtlar gerektirir. Ne var ki başvurucu, farklı maddi olgulardan kaynaklanan farklı hukuki meselelerden hareketle Anayasa Mahkemesi’nin etkisiz olduğu sonucuna varmaya çalışmaktadır. Bununla birlikte, rakamlar açık ve nettir. Anayasa Mahkemesi’nin bugüne kadar ihlal tespit ettiği 4876 kararın 4868’i tümüyle yerine getirilmiş bulunmaktadır. Ayrıca, Anayasa Mahkemesi’ne yapılan ilk başvuru 9 Haziran 2022 tarihinde yapılmıştır. Mahkûmiyet sonrasında ileri sürülen şikâyetlere ilişkin ikinci başvuru ise 24 Ekim 2023 tarihinde yapılmıştır. Yani bu başvuru, Mahkemenize 18 Ocak 2024 tarihinde sunulan başvurunun tarihinden üç aydan daha kısa bir süre önce yapılmıştır. Bu kadar kısa bir süre zarfından hareket ederek, Anayasa Mahkemesi’nin mahkûmiyet sonrası tüm şikâyetler bakımından etkisiz bir başvuru yolu olduğunu ileri sürmek son derece zayıf bir mesnede dayanmaktadır. Sözleşme’de ve Mahkeme’nin yerleşik içtihadında istikrarlı biçimde vurgulandığı üzere, Sözleşme sistemi ikincillik ilkesi üzerine kuruludur. Mahkeme’nin, Anayasa Mahkemesi önündeki yargılama halen derdestken mevcut davayı incelemesi, ikincillik ilkesini zedeleyecektir. Ayrıca başvurucu, Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikâyetlerini Bakanlar Komitesi huzurundaki icra sürecinde de dile getirmiştir. Bakanlar Komitesi halihazırda Mahkeme’nin önceki kararlarının icrasını denetlemektedir. Sözleşme sistemi, Bakanlar Komitesi ile Mahkeme önünde aynı meselenin eşzamanlı olarak incelenmesini öngörmemiştir. Bu tür paralel süreçler, Sözleşme sisteminin kurumsal dengesini sarsma riski taşımakta olup çelişkili değerlendirmelere yol açabilir. Mahkeme’nin mevcut başvuruyu kabul edilemez ilan etmesi, Sözleşme sistemiyle en uyumlu çözüm olacaktır. Sayın Başkan, Mahkeme’nin saygıdeğer üyeleri, Bu dava demokratik bir toplumda olağan addedilen barışçıl protestolarla ilgili değildir. Aksine, bu dava, şiddet olaylarının patlak vermesinden çok önce planlanmış, belirli bir strateji doğrultusunda adım adım hayata geçirilmiş ve meşru hükümeti hedef alan bir girişimi konu edinmektedir. Ulusal mahkemelerce yapılan ayrıntılı değerlendirmeler, Gezi ayaklanmasının arka planını anlamak bakımından önemli bir bağlam sunmaktadır. 2000’li yılların başından itibaren, Türkiye’nin komşu bölgelerinde hükümetleri hedef alan birtakım ayaklanma hareketleri ortaya çıkmıştır. Bunlar, sivil toplum görünümü altında faaliyet gösteren ağlar ve örgütlü gruplar tarafından uygulanan belirli yöntemler çerçevesinde şekillendirilmiştir. Söz konusu kararlarda, aynı yöntemlerin Arap Baharı sırasında da kullanıldığı kaydedilmiştir. Bazı ülkelerde bu yöntemler, iç savaşa yol açan gelişmelerin zeminini hazırlamıştır. Bazılarında ise kanlı iktidar değişiklikleriyle sonuçlanmıştır. Gezi ayaklanması ulusal mahkemeler tarafından şiddet içeren isyan hareketlerinin bir tezahürü olarak değerlendirilmiştir. Demokratik yollarla seçilmiş hükümetin işleyişini engellemeyi ve hükümeti devirmeyi amaçladığı ifade edilmiştir. Nitekim Gezi ayaklanması, 2011 yılından beri hazırlanan, sosyal medya üzerinden örgütlenen ve planlı biçimde hayata geçirilen bir süreçtir. Gezi Parkı sırf bu amaca ulaşmak için bahane olarak kullanılmıştır. Ayaklanmanın bu bağlam ve bu arka plan içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir. 2013 yılında durum yaygın şiddet olaylarına dönüşmüş bulunmaktadır. Dört ay boyunca, özellikle İstanbul’un merkezinde ve ülke genelinde, masum insanların hayatını, bedensel bütünlüğünü ve malvarlığını tehdit eden şiddetli bir ayaklanma yaşanmıştır. Gezi ayaklanması sırasında 280 işyeri, 259 araç, 103 polis aracı, bazı karakollar ve çok sayıda kamu binası zarar görmüştür. Başbakanlık Çalışma Ofisi hedef alınmıştır. On iki siyasi parti binası ile kamu altyapısına ait çok sayıda unsur tahrip edilmiştir. Sekiz sivil ve iki polis memuru hayatını kaybetmiş, 9 binden fazla kişi yaralanmıştır. Bu rakamlar, söz konusu olayların demokratik bir toplumda olağan addedilen barışçıl protesto sınırlarını çoktan aştığını açıkça göstermektedir. Sayın Başkan, Mahkeme’nin saygıdeğer üyeleri, Ulusal mahkemelerin ayrıntılı tespitleri, olayların başta Taksim Dayanışması olmak üzere belirli kişi ve örgütler tarafından yönlendirilen bir süreç olduğunu da gözler önüne sermektedir. Bu yapılar kalabalıkları yönlendirmiş, sosyal medya üzerinden manipüle etmiş, protestoların ülke geneline yayılmasını ve çeşitli terör örgütlerinin olaylara dahil olmasını kolaylaştırmıştır. Bu yapıların yönlendirici rolü, şiddet eylemlerinin yoğun biçimde yaşandığı bir dönemde bu yapılar tarafından yayımlanan bir basın açıklamasından da açıkça anlaşılmaktadır. Başbakanlık Çalışma Ofisi’nin hedef alınmasının ertesi günü yapılan açıklamada şu ifadelere yer verilmiştir: “Sokakta birleştik, sokakta kazanacağız. Sokakta birleştik, gücümüzü gördük, gücümüzü gördünüz. Biliyoruz, sokakta kazanacağız.” Ulusal mahkemelerin tespitlerine göre başvurucu, Gezi ayaklanmasında temel bir rol üstlenmiştir. Başvurucu, Taksim Dayanışması yetkilileri tarafından protestoların seyri hakkında mütemadiyen bilgilendirilmiştir. Yeni gelişmeler karşısında nasıl bir tutum alınacağı hususunda mütemadiyen talimatına başvurulmuştur. Başvurucu ayrıca, Gezi ayaklanmasına ilişkin olarak uluslararası kamuoyuna yönelik anlatının belirlenip şekillendirilmesinde de kilit bir rol oynamıştır. Dava dosyasındaki somut deliller ışığında, başvurucunun rolünün sivil toplum faaliyeti olarak sınıflandırılması olayların gerçek niteliğini yansıtmayacaktır. Başvurucu, ulusal mahkemelerin kapsamlı tespitlerini göz ardı ederek, karmaşık ve şiddet içeren bir süreci dar ve eksik bir çerçeveye indirgemektedir. Bu nedenledir ki somut başvurunun, yerleşik maddi ve hukuki çerçeve ışığında ve ikincillik ilkesi uyarınca incelenmesi gerekmektedir. Sonuç olarak, Mahkeme’nin somut başvuruyu ulusal mahkemelerce değerlendirilen bağlam içinde incelemesi halinde, olayların gerçekliğiyle uyumlu bir sonuca ulaşacağı kanaatindeyiz. Şimdi Sayın Bozbayındır’a söz verilmesini rica ediyorum. - Açıklamalarınız için çok teşekkürler. Sayın Bozbayındır, lütfen buyurun. Sayın Başkan, Mahkeme’nin saygıdeğer yargıçları, Demokrasi, doğası gereği kırılgandır ve bu nedenle korunması gerekir. Demokratik düzeni ciddi tehditlere, özellikle de ulusun yaşamına yönelik tehditlere karşı korumak devletlerin sadece hakkı değil, aynı zamanda vazifesidir. Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi Devletin demokratik kurumları ve kamu düzenini koruduğu hukuki araçlardan birini olarak bu meşru amacı yansıtmaktadır. Bir teşebbüsün varlığını gerektiren 312. madde, devleti korumaya yönelik klasik bir ceza hukuku hükmüdür. Bu hüküm, Devletin bizatihi varlığını ve seçmen iradesinin somutlaştığı anayasal bir organ olarak yürütmenin kurumsal bütünlüğünü koruma altına almaktadır. Bu bakımdan, özellikle şiddet içeren bir ayaklanma hareketinin planlayıcılarının hesap vermesinin sağlanması, vatandaşların yaşamının, bedensel bütünlüğünün ve malvarlığının geniş ölçekli şiddet olaylarına karşı etkili biçimde korunması bakımından elzem bir nitelik taşımaktadır. Nitekim, Devlet makamlarının ortadan kaldırıldığı durumlarda, vatandaşların parlamenter ve seçim hakları fiilen anlamsız hale gelmekte ve bunun sonucunda demokratik toplum yıkıma uğramaktadır. Benzer işlev gösteren hükümler Avrupa genelinde de mevcuttur; buna örnek olarak İspanya Ceza Kanunu’ndaki isyan suçu (472. madde), Alman hukukundaki Hochverrat [vatana ihanet] suçu (81. madde) ve Fransız hukukunda ayaklanma hareketleri ile bunlarla bağlantılı suçları cezalandıran 412(3) vd. maddelerde yer alan düzenlemeler verilebilir. Bu suçlar, anayasal düzene yönelik tehditler somutlaşmadan önce, Devletin bunları önleyebilmesine imkân sağlayacak şekilde erkenden harekete geçebilmesi amacıyla tasarlanmaktadır. Bu bağlamda, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi de Avrupa’daki muadilleri gibi kolektif bir suç içermektedir. Yani bu suç, adam öldürme veya hırsızlık gibi bireysel suçlardan farklı şekilde ele alınmalıdır; bu tür suçlara uygulanan analiz burada uygulanamaz. Bu kolektif bir suç olduğundan, somut olayda olduğu gibi, çok sayıda fiilin birleşmesi ve birden fazla failin dahli ve etkileşimi yoluyla işlenir. Bu suç teşebbüs aşamasında tamamlanmış sayılır. Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi, hükümeti ortadan kaldırmaya yönelik teşebbüsleri ve daha da önemlisi, hükümetin görevlerini tamamen veya kısmen yerine getirmesini engellemeye yönelik her türlü teşebbüsü suç saymaktadır. Bu bir tehlike suçudur. Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi, hükümeti devirmeye yönelik cebir içeren fiiller başlatıldığında uygulanır. Amacın gerçekleşmiş olması mantıken gerekli değildir; zira bu tür suçlarda, şayet suçun tamamlanmasında başarıya ulaşılmışsa, muhtemelen artık bu suçu yargılayacak bir hâkim de kalmayacaktır. Dolayısıyla eylemin başlatılmış olması yeterlidir. Bu nedenledir ki, Devlet’in direnç göstermiş olması cezai sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Bu bağlamda, Sayın Aydın tarafından da vurgulandığı üzere, Gezi protestoları ayaklanmacı bir hareket oluşturmaktadır. Haziran 2013 olaylarının en yoğun yaşandığı dönemde, bu davanın başlıca aktörlerinden biri olan Taksim Dayanışması, ülkeyi bir “yangın yeri” olarak nitelendirmiş ve protestoları belirleyici bir güç olarak sunarak Devletin itibarının aşınmakta olduğunu ve bunun yalnızca bir başlangıç olduğunu ileri sürmüştür. Bu açıklamalar, şiddeti meşrulaştırmayı amaçlamış ve hem kamuoyuna hem de yetkililere, Devlet otoritesini zayıflatmaya yönelik girişimlerin yeterince örgütlü hale geldiği ve sürmesinin muhtemel olduğu yönünde mesaj vermiştir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, Gezi’nin bağlamı ve arka planına ilişkin Yargıtay kararında da ayrıntılı biçimde açıklandığı üzere, birtakım hazırlık faaliyetleri şiddet içeren ayaklanma hareketlerinden çok önce, 2011 yılından beri yürütülmekteydi. Nitekim bu tür suçlarda önemli olan, fiillerin işlendiği sıradaki siyasi ve toplumsal bağlam ile hedef alınan nesnenin önemini dikkate alan, olaya özgü bir değerlendirme yapılmasıdır. Sayın Başkan, Mahkeme’nin saygıdeğer yargıçları, Şimdi bu davadaki başlıca çekişme noktalarından birine, yani kanunilik incelemesinin nasıl yapılması gerektiği meselesine gelmek istiyoruz. Başvurucunun yaklaşımı, Ceza Kanunu’nun genel hükümlerini tamamen göz ardı ettiği için, kanuniliğin kapsamına ilişkin temel bir hata içermektedir. Başvurucu şu iddiada bulunmaktadır. Birebir alıntılıyorum: “Ulusal mahkemelerin atıf yaptığı deliller arasında, kendisinin cebir veya şiddet kullanımına başvurduğunu ortaya koyan en ufak bir delil bulunmamaktadır.” Bu ifade, ispata konu olguya (factum probandum) dair yanlış bir nitelendirme içermektedir. Başvurucunun yaklaşımının temelinde yatan önerme şu şekilde özetlenebilir: “Kendisi herhangi bir şiddet eyleminde bulunmadıysa, beraat ettirilmelidir.” Ne var ki başvurucu, şiddet eylemlerini bizzat işlediği için değil, Türk Ceza Kanunu’nun 37. maddesi ile bağlantılı olarak suçun müşterek faili sıfatıyla mahkûm edilmiştir. Ulusal mahkemeler, başvurucuyu, “ayaklanma hareketinin organizasyon, planlama ve yönlendirilmesinde yer alması nedeniyle diğer sanıklarla birlikte müşterek fail olarak mahkûm etmiştir. Dolayısıyla başvurucunun fiilleri ve rolü, şiddet ve cebir içeren kolektif ayaklanma eylemi bağlamında değerlendirilmiştir.” Doğrudan Yargıtay kararının 63. sayfasından alıntı yaptım. Nitekim Devlete karşı işlenen suçlara ilişkin klasik hukuk doktrini, fiili bizzat icra edenle onu yönlendiren arasında uzun zamandır bir ayrım yapar. 1605 tarihli Barut Komplosu olayından beri bu böyledir. Liderlik içerisinde yer alan bir müşterek failin cebre bizzat başvurmuş olması şart değildir. Yani müşterek faillerin şiddet eylemlerini kendilerinin gerçekleştirmesi şart değildir. Bu noktada önemli bir çalışmaya atıf yapmak istiyorum. Ingraham, çığır açıcı çalışmasında bu spesifik hukuk meselesine dair şu önemli tespitte bulunmaktadır: “Komplolar, isyanlar, ayaklanmalar, casusluk ve sabotaj kolektif olgulardır; bunlar çoğu zaman perde arkasında çalışan ve planın hayata geçirilmesine fiilen iştirak etmeyen birkaç becerikli kişinin ilhamına ve yönlendirmesine ihtiyaç duyar. Şayet hukuk, fiziksel şiddet eylemlerine fiilen girişen kişilerin yakalanması ve cezalandırılmasıyla sınırlı olsaydı, bu liderler cezadan kurtulur ve yeniden komplo kurmak üzere serbest kalırlardı.” Bu isabetli tespitler, mevcut davanın koşullarıyla birebir örtüşmektedir. Nitekim ulusal mahkemeler huzurundaki deliller de, başvurucunun, başkalarınca rehberlik için başvurulan, onlara maddi ve finansal destek sağlayan ve bu faaliyetleri şiddet eylemleri başladıktan sonra da sürdüren bir figür olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca, bir ayaklanma hareketine altyapı, finansman ve stratejik yönelim sağlayan ve söz konusu hareket şiddet içerikli bir nitelik kazandıktan sonra da bunu sürdüren bir kişinin, sunduğu katkının fiili düzlemdeki şiddet ve cebirle herhangi bir illiyet bağı taşımadığını makul çerçevede ileri süremeyeceği kanaatindeyiz. Önemle belirtmek gerekir ki, bir müşterek failin suça katkısının her bir münferit fiil bakımından ayrı ayrı nedensellik taşıması gerekmez. Esas olan, müşterek failin katkılarının bir bütün olarak suçun işlenmesine nedensel katkı sağlamasıdır. Bu çerçevede ulusal mahkemeler, başvurucunun müşterek fail olarak işlevsel katkısını ortaya koyan beş unsurlu bir nedensellik zincirini ayrıntılı biçimde tespit etmiş bulunmaktadır. Birinci unsur, operasyonel çerçevedir. Yargıtay, başvurucunun kendi kurumunda ve sahip olduğu restoran da dahil olmak üzere işyerlerinde diğer sanıklarla yapılan toplantıları koordine ederek operasyonel çerçeve sağladığını tespit etmiş bulunmaktadır. İkinci unsur, finansman ve lojistik destektir. Başvurucu, protestoculara finansman sağlamış ve güvenlik güçleriyle çatışmaların sürdürülmesi için koruyucu ekipman temin etmiştir. Üçüncü unsur, medya ve diplomatik koordinasyondur. Başvurucu, olayların barışçıl gösteriler gibi lanse edilmesi amacıyla ulusal ve uluslararası medya ile koordinasyon sağlamış ve toplumsal olaylara müdahale ekipmanlarına ilişkin olarak uluslararası bir ambargo oluşturulması için çaba sarf etmiştir. Dördüncü unsur, süreklilik arz eden stratejik yönlendirmedir. Dinlemeye takılan görüşmeler, olaylar esnasında ön plana çıkan katılımcıların stratejik kararlar konusunda mütemadiyen başvurucuya danıştığını ortaya koymaktadır. Beşinci unsur, sebep-sonuç ilişkisidir. Ulusal mahkemeler, olaylar sırasında terör örgütleri ile çetelerin araç olarak kullanıldığını tespit etmiştir. Kısacası, başvurucunun rolü, şiddet içeren ve devamlılık arz eden kitlesel kargaşanın hükümetin işlevsel kapasitesi üzerinde cebri bir baskı oluşturmasına yol açan koşulları yaratmış bulunmaktadır. Dolayısıyla Hükümet, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin ve ilgili genel hükümlerinin, Sözleşme’nin 7. maddesinde güvence altına alınmış olan kanunsuz suç olmaz (nullum crimen sine lege) ilkesini bütünüyle karşıladığı kanaatindedir. Öte yandan başvurucu, Mahkeme’yi bir temyiz merciine dönüştürmeye çalışmaktadır. Hükümet, Mahkeme’yi bu konuda bilhassa ihtiyatlı davranmaya davet etmektedir. Bir ulusal mahkemeyi şu karar yerine bu kararı vermeye sevk eden olguların Mahkemeniz tarafından bizzat değerlendirme konusu yapılamayacağını vurgulamak isteriz. Aksi takdirde Mahkeme, ilk derece mahkemesi gibi hareket etmiş ve kendi rolüne getirilen sınırları yok saymış olacaktır. Mahkûmiyet olasılığına ilişkin delil meseleleri ile ulusal mahkemelerin 312. maddeyi oluşturan unsurların isabetli şekilde saptanmış olup olmadığını belirlemek amacıyla delillerin yeniden incelenmesi, 7. maddeyi kanunilik güvencesi olmaktan çıkarıp bir yeniden delil değerlendirme aracına dönüştürecektir. Sayın Başkan, Mahkeme’nin saygıdeğer yargıçları, Bu aşamada, başvurucunun delillere ilişkin yaklaşımının da esasen yanıltıcı olduğunu vurgulamak isteriz. Başvurucu her bir fiili münferit ve önemsizmiş gibi göstermektedir, oysa bu fiiller birlikte değerlendirildiğinde suçun bir parçasını oluşturmaktadır. Yalnızca Türkiye’de değil, genel olarak ceza yargılaması alanında delil değerlendirmesinin temel ilkelerinden biri, tüm esaslı olguların birlikte dikkate alınması gereğidir. Hiçbir münferit delil unsuru tek başına değerlendirilmemelidir. Delillerin gerçek ispat değeri ancak diğer tüm koşullar bağlamında ortaya çıkar. Bu husus, bilhassa somut dava gibi, karmaşık nitelik taşıyan kolektif eylemler açısından önem taşımaktadır; zira bu tür vakalarda deliller bir ağ halinde zamana yayılmakta ve eşgüdümlü bir faaliyeti yansıtmaktadır. Bu gibi durumlarda her zaman sorulması gereken soru şudur: Söz konusu fiiller bir arada ele alındığında, davranışın bütünü neyi ortaya koyuyor? Nitekim, ulusal mahkemeler somut davada başvurucuyu sırf poğaça dağıttığı için mahkûm etmiş değildir. Başvurucu, deliller bir bütün olarak değerlendirildiğinde ve Yargıtay’ın uyguladığı metodoloji uyarınca, ortaya belirgin bir operasyonel organizasyon tablosu çıktığı için mahkûm edilmiştir. Söz konusu poğaçalar şiddet olayları esnasında kurulan koordinasyon noktalarında dağıtılmış. Yapılan toplantılar olayları tırmandırmaya yönelik olarak düzenlenmiş. Telefon görüşmelerinde ise diğer müşterek faillere ve bağlantı sağlayan şahıslara talimatlar verilmiştir. Hükümet, bu beyanlarda dile getirilen hiçbir hususun Sözleşme’nin sağladığı korumanın önemini azaltmayı amaçlamadığını vurgulamak ister. Hayır, böyle bir şey söylüyor değiliz. Ancak bu dava, uluslararası mahkemelerin neden ulusal bir ceza yargılamasının ayrıntılarına girmemesi gerektiğine dair iyi bir örnek oluşturuyor. Zira bir uluslararası mahkeme, söz konusu dava dosyasına ve delillere sahip olmadan, yargılamanın belli bir aşamasında hangi tedbirlerin alınmasının gerekmiş olabileceğini değerlendirmek için olaylara ziyadesiyle uzak bir noktada bulunmaktadır. Özellikle de – ki bunun mevcut dava bakımından çok önemli olduğunu düşünüyorum – başvurucunun şiddete bizzat başvurmuş olması gerektiği varsayımından hareketle ulusal bir mahkeme kararının bozulması mümkün değildir. Önemle belirtmek gerekir ki, Mahkeme’nin daha önce varmış olduğun bir tespitin – ki bununla 2019 ve sanırım 2022 yılında verilmiş kararları kastediyorum – ulusal makamları başkaca işlemler tesis etmekten alıkoyduğu sonucu yarattığını varsaymak, Yüksek Sözleşmeci Tarafın suç işleyenleri cezalandırma yetkisi ve hakkının (ius puniendi) fiilen işbu Mahkeme’ye devredilmesi sonucunu doğurur; ki böyle bir sonuç, Sözleşme’yi kaleme alanların asla amaçlamış olmadığı bir sonuçtur. Bu bağlamda Hükümet, başvurucunun ayaklanmadaki rolünü ortaya koyan ve ulusal mahkemelerin temel aldığı doğrulanabilir nitelikteki delillere Daire’nin dikkatini çekmek istemektedir. Bu deliller, Yargıtay kararında da ortaya konulduğu üzere, doğrulanmış zaman damgalarını içeren iletişim tespitlerini, fiziki takibi ve belgesel kayıtları kapsamaktadır. İletişimlerin içeriği başvurucu tarafından da kabul edilmiştir. Hükümet bu delilleri zamansal sırayla sunmaktadır; zira münferit fiiller, eşzamanlı şiddet eylemleriyle birlikte kronolojik bağlamı içinde yeniden değerlendirildiğinde, operasyonel kontrol örüntüsü açık hale gelmektedir. Şimdi Yargıtay ve ilk derece mahkemesi kararlarında yer alan somut örneklerden kritik olan birkaçına değinmek istiyorum. 30 Mayıs 2013 tarihine, yani Gezi Parkı’nda polis görevlilerine yönelik ilk taşlı saldırıların gerçekleştiği güne ait iletişim kayıtları, başvurucu ile birlikte yargılanan sanık M.Ö. arasında, banka hesaplarının açılması, buralara para yatırılması ve protestocular için malzeme temin edilmesi hakkındaki bir görüşmeyi yansıtmaktadır. Bu, şiddetin ilk gününde lojistik konusunda sağlanan bir koordinasyon teşkil etmektedir. 1 ve 2 Haziran 2013 tarihlerinde şiddet olayları tırmanmış, Sultangazi karakolu önündeki TOMA’lar, Sancaktepe kaymakamlık binası ve Dolmabahçe’de bulunan Başbakanlık Çalışma Ofisi önünde görevli polis memurları hedef alınmıştır. 2 Haziran tarihine ait iletişim kayıtları, başvurucunun protestocular için masa, sandalye, ses sistemi ve yiyecek teminini koordine ettiğini göstermektedir. 11 Haziran 2013 tarihinde, şiddet en uç noktalara ulaşmışken, başvurucunun Ö.D. ile yaptığı bir telefon görüşmesinde Ö.D. “Burada, bu uyduruk gaz maskesi de olsa gaz maskesine ihtiyaç var,” demektedir. Başvurucu bunların teminine ilişkin yönlendirmelerde bulunmuştur. Başvurucunun, 10, 20 ve 24 Haziran 2013 tarihlerinde, Türkiye’ye biber gazı satışına uluslararası ambargo getirilmesi konusunda görüşmeler yaptığı da iletişim kayıtlarıyla ortaya konulmaktadır. Bu tavır, Devletin kamu düzenini yeniden tesis etme kapasitesini zayıflatmayı amaçlayan somut bir fiil teşkil etmektedir. Dahası, 13 Haziran 2013 tarihinde, şiddetin en yoğun olarak yaşandığı sırada, fiilî durumun yatıştırılması amacıyla Gezi projesi hakkında bir referandum yapılması önerilmiştir. Bu konuda başvurucunun görüşüne başvurulmuş, ancak referandum makul ve demokratik bir çözüm oluşturmasına rağmen, kendisi buna ısrarla karşı çıkmıştır. Bu yaklaşım şu iki hususu ortaya koymaktadır. Birincisi, mesele Gezi projesinin ötesine uzanmaktaydı. İkincisi ise, başvurucu, demokratik olduğu apaçık bir çözümü reddederek ayaklanmanın tansiyonunu hafifletecek her türlü adıma karşı çıkan bir karar verici konumundaydı. 24 Haziran 2013 tarihine gelindiğinde, protestolara katılım azalırken, başvurucu ile H.H.G., direnişin ivme kaybedebileceğini kaydederek protestoları Anadolu’ya yaymak gibi yeni fikirleri değerlendirmeye başlamışlardır. Başvurucunun yönlendirmesi kapsamında forum koordinasyon yapıları kurulmuş, toplantılar organize edilmiş ve bu süreçlerde başvurucunun mekânları aktif biçimde kullanılmıştır. Yargıtay bu esnada bilgilendirme ve kararların sistemli bir şekilde başvurucuya aktarıldığını tespit etmiştir. Sonuç olarak Yargıtay, başvurucunun hem Taksim Platformu hem de Taksim Dayanışması üzerinde belirleyici bir nüfuza sahip bulunduğu sonucuna varmıştır. 18. maddeye dönersek… Ayrıca, başvurucunun 18. madde kapsamındaki iddiaları ve daha geniş talepleri, zaman zaman hem olgulara hem de hukuka dair yanlış nitelendirmelere dayanılarak şişirilmiştir. Örneğin başvurucu, 7. maddenin mutlak bir hak olmadığını ileri sürerek 18. maddenin 7. madde ile birlikte uygulanması gerektiğini savunmaktadır. Bu doğru değildir. Mahkeme, 2024 yılında, 18. maddenin 7. madde ile birlikte uygulanamayacağını açıkça ifade etmiş bulunmaktadır. Sözleşme’nin bütün yapısı, kamu makamlarının iyi niyetle hareket ettiği yönünde genel bir varsayıma dayanmaktadır. Hükümet, Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerinden biri olarak, bu ilkeyi bütünüyle benimsemektedir. Oysa başvurucunun yaklaşımı, ispat yükünü tersine çevirmekte ve güvenliğini korumakta olan bir Devleti kötü niyetli hareket etmekle itham edilmeye açık hale getirmektedir; böylesi bir durum Sözleşme’nin lafzına ve ruhuna açıkça aykırıdır. Dolayısıyla ispat yükünün hem fiilen hem de hukuken başvurucuya yüklenmesi gerekmektedir. Merabishvili kararı bu yüksek standardın kapsamını genişletmiş olmakla birlikte, yüksek bir kanıt standardını muhafaza etmiştir. Yüksek kanıt standardının korunması isabetli bir hukuki yaklaşımdır. Kanıt standardı daha aşağı çekildiği takdirde, Mahkeme’nin her yüksek profilli davada ihlal tespitinde bulunması gerekecektir. Yakın tarihte ülkede yaşanmış en geniş kapsamlı ayaklanmanın önde gelen figürlerinden biri olan başvurucu hakkında ceza soruşturması ve yargılaması yürütülmesi hem gerekli hem de hukuka uygundur. Aksinin kabulü, insan haklarını savunduğunu ileri sürerken meşru hükümeti devirmeye çalışan kişilere fiilen açık çek verilmesi sonucunu doğuracaktır. Başvurucunun diğer iddiaları bakımından ise, öne sürülen adil yargılanma hakkı ihlalleri ile yargılamanın sonucu arasında somut bir bağlantı bulunduğunun kanıtlanamamış olduğu görülmektedir. Mahkeme’nin, başvurucunun olgular ile hukuk arasındaki ayrımı bulanıklaştırmaya ve Mahkeme’ye bir ilk derece mahkemesi rolü yüklemeye yönelik ısrarlı davetine karşı çıkmasını umuyoruz. Zira böyle bir şey, Sözleşme’nin güvence altına alınan ikincillik ilkesine doğrudan aykırılık teşkil edecektir. Bu nedenledir ki Hükümet, Mahkeme’yi Sözleşme’ye yönelik hiçbir ihlal bulunmadığı sonucuna varmaya davet etmektedir. Teşekkür ederim. - Ben de size teşekkür ederim. Şimdi Profesör Leach’i kürsüye davet ediyorum. Sayın Başkan, Osman Kavala bir sivil toplum aktivisti ve insan hakları savunucusudur. Kendisi uzun yıllardır azınlıkların kültürel haklarını, sanatsal özgürlükleri ve demokrasi, barış ile uzlaşma değerlerini savunmaktadır. Sekiz yılı aşkın bir süredir Türkiye’de bir cezaevinde hukuka aykırı ve keyfî biçimde tutulmakta olan suçsuz bir insandır. Kendisini susturmak amacıyla kullanılan ceza adaleti sisteminin açık istismarını yansıtan bu dava eşi benzeri görülmemiş bir nitelik taşımaktadır. Mahkeme’nin huzuruna, verilmiş iki kararın ardından üçüncü kez taşınan bir dava daha önce hiç görülmemiştir. Önceki kararlardan ilki 18. ve 5. maddelerin ihlal edildiğini tespit ederek Sayın Kavala’nın serbest bırakılmasına hükmetmiş, ikincisi ise bir ihlal prosedürü kararı olarak 46. maddenin ihlal edildiğini tespit etmiştir. Ben somut davanın bağlamını ortaya koyduktan sonra iç hukuk yolları meselesine değineceğim. Ardından 5. maddenin 4. ve 1. fıkrasının ne şekilde ihlal edildiğini anlatacağım. Daha sonra Profesör Çalı, 6. ve 7. madde, 10. ve 11. madde, 18. madde ve 3. madde bakımından iddialarımızı Mahkeme’ye sunacak. Bu davanın, Mahkeme’nin 2019 tarihli kararından bu yana süregelen ve yeni işlenen Sözleşme ihlallerine ilişkin olduğu en başından beri açıkça ortaya konulmuş bulunmaktadır. Hükümetin ileri sürdüğünün aksine, bu dava kesinlikle bahsi geçen kararın icrasına ilişkin bir dava değildir. Ancak, süregelen ve yeni işlenen ihlalleri ortaya koyabilmek için pek tabii ki, Sayın Kavala hakkında 2017 yılında başlatılan ve 2022 yılında kendisinin mahkûm edilerek ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasıyla sonuçlanan ceza yargılamasına ilişkin olarak Mahkeme tarafından daha önce varılmış olan tespitlerin bir kez daha hatırlatılması gerekmektedir. Mahkemeniz huzurundaki ilk dava, 2019 tarihinde verilen bir kararla sonuçlanmış olup, söz konusu kararda 5(1). maddenin, 5(4). maddenin ve 18. maddenin ihlali tespit edilmiş ve Hükümet’in Sayın Kavala’nın derhal serbest bırakılmasının sağlaması gerektiği belirtilmiştir. Bunun gerçekleşmemesi üzerine Bakanlar Komitesi ihlal prosedürünü işletmiş ve bunun sonucunda Büyük Daire, 2022 yılında, Türkiye’nin Sayın Kavala’yı tahliye etmemesi nedeniyle 2019 tarihli karara uyulması yönündeki 46(1). madde kapsamındaki hukuki yükümlülüğünü yerine getirmediğine hükmetmiştir. Bu kararlar, Sayın Kavala aleyhindeki ceza davasına ilişkin son derece açık tespitlerde bulunması dolayısıyla kritik öneme sahiptir. Sayın Kavala, Ceza Kanunu’nun 312. maddesi uyarınca cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs etmekle ve 309. madde uyarınca cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmekle suçlanmıştır. Ancak Mahkeme, yetkili makamların dayandığı tüm belge ve delilleri dikkatle inceledikten sonra, bu suçlardan herhangi birinin işlendiğine dair makul bir şüpheyi ortaya koymaya yetecek ölçüde dahi delilin mevcut olmadığı sonucuna varmıştır. Üstelik bununla da kalmamış; Sayın Kavala aleyhindeki tedbirlerin, ulusal hukuk kapsamında suç sayılan davranışlar olarak değerlendirilmesi makul olmayan olgulara dayandığı ve esasen başvurucunun Sözleşme kapsamındaki haklarının kullanılmasıyla ilgili olduğu tespit edilmiştir. Mahkeme’nin de vurgulamış olduğu üzere bunlar tamamen hukuka uygun fiiller olup, bir insan hakları savunucusunun olağan ve meşru faaliyetlerini teşkil etmektedir. Bu nedenledir ki, Sayın Kavala’nın herhangi bir suç işlediğine dair makul şüphe bulunmaması sebebiyle 5. maddenin 1. fıkrasının ihlali tespit edilmiştir. Mahkeme ayrıca 18. maddeye yönelik olarak da bir ihlal tespitinde bulunmuştur, zira söz konusu ceza yargılaması, Sayın Kavala’yı susturmak şeklindeki gizli bir amaç gütmektedir. Mahkeme, söz konusu olaylar ile davanın açılması arasında geçen dört yıllık süreye dikkat çekmiş, bu gecikmenin herhangi bir şekilde izah edilemediğini belirtmiş ve Sayın Kavala hakkındaki suçlamaların, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Sayın Kavala’nın Gezi olayları bağlamında teröristleri finanse ettiği iddiasının dile getirildiği iki konuşmadan kısa bir süre sonra isnat edilmiş olmasını manidar bulmuştur. Büyük Daire, 2019 yılında varılan hükmün Sayın Kavala’ya yöneltilen suçlamaların bütününe uygulandığını belirtmiştir. Sayın Kavala’nın tutukluluğunun kesintisiz şekilde sürdürülebilmesi amacıyla kendisine farklı suçlar isnat etme kurnazlığına gelince, Büyük Daire bu yaklaşımın aynı olguların farklı şekillerde nitelendirilmesinden ibaret olduğunu ve bunun hukukun etrafından dolanılması anlamına geldiğini ifade etmiştir. Nitekim son sekiz yıl boyunca, Hükümet’in savunmaya çalıştığının aksine, temel alınan isnatlar ile sözde deliller esas itibarıyla aynı kalmıştır. Mahkeme, söz konusu mahkûmiyet kararının, “Mahkeme’nin ilk kararında makul şüpheden açıkça yoksun olması dolayısıyla titizlikle incelemiş olduğu” olgulara dayandığının ortada olduğunu tespit etmiştir. Mahkeme ayrıca, 28 Eylül 2020 tarihli iddianamede dile getirilen olguların, kendisi tarafından daha önce incelenmiş olanlarla esasen aynı olduğunu belirtmiştir. Büyük Daire, 18. madde ile 5(1). maddenin ihlal edildiğine ilişkin tespitlerin, “Gezi olayları ve darbe girişimiyle ilgili olarak isnat edilen suçlardan kaynaklanan her türlü hukuki işlemi geçersiz kılmış olduğu” sonucuna varmıştır. Bu tespitler, gerçekte siyasi amaçlar güdülerek bugüne dek sürdürülen keyfî nitelikteki aynı ceza sürecine ilişkin olmaları nedeniyle, işbu dava bakımından kritik önem taşımaktadır. Ne var ki Hükümet, Sayın Kavala’nın neden mahkûm edilerek ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldığını gerekçelendirmek için komplocu bir anlatıya tutunmaya devam etmektedir. Hükümetin bu anlatısına göre, Gezi Parkı protestoları bir ayaklanma teşkil etmekte olup, söz konusu protestolar, hükümeti cebir ve şiddet kullanarak devirmek amacıyla George Soros ve başka birtakım yabancı aktörler tarafından planlanmış, Sayın Kavala tarafından da yönlendirilerek finanse edilmiştir. Ancak Mahkeme’nin de halihazırda tespit etmiş olduğu üzere, bu anlatı hiçbir nesnel delille desteklenmiş değildir. Türkiye’de insan hakları bağlamında incelendiğinde daha geniş anlamda hukukun üstünlüğü meselesi hiç şüphe yoktur ki bu davanın asli unsurlarından birini oluşturmaktadır. Bu husus, aralarında İnsan Hakları Komiseri, Türkiye merkezli dört kuruluş ve yargıç ve avukat birliklerinin de yer aldığı 11 uluslararası kuruluşu içeren toplam 17 müdahil tarafça sunulan beyanlarla da açıkça ortaya konulmaktadır. Müdahil görüşleri, muhalif siyasetçi ve gazeteciler de dahil olmak üzere Hükümet’e yönelik eleştirilerde bulunan kişilerin kriminalize edilerek hukuki, idari ve yargısal baskılara uğradığını ortaya koymaktadır. İnsan hakları savunucuları bakımından da aynı şey geçerlidir. Bu görüşlerde, özellikle siyasi hassasiyet içeren davalarda, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığındaki aşınmaya dikkat çekilmekte; bu aşınmanın, temel hukuki ve anayasal güvencelerin zayıflatılması veya ortadan kaldırılması, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun Hükümet tarafından kontrol altına alınması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Bakanlar tarafından alenen uygulanan doğrudan siyasi baskılar yoluyla kolaylaştırıldığı; bunun da Hükümete yakın hâkim ve savcılara kilit görevler verilmesi sonucunu doğurduğu belirtilmektedir. Müdahil görüşleri ayrıca, alt derece mahkemeleri ile Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamadığını ortaya koymaktadır; Gezi davası sanıklarından Can Atalay ve Tayfun Kahraman hakkında verilmiş olan kararlar da buna dahildir. Aynı şekilde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması da Hükümet temsilcilerinin açık beyanlarıyla körüklenmektedir. Müdahil görüşleri ayrıca, savcıların sağlam bir hukuki analiz içermeyen, Sözleşme kapsamında korunan meşru demokratik faaliyetleri hedef alan ve söz konusu suçu ortaya koymak bakımından yetersiz kalan aşırı uzun iddianameler düzenleme pratiğine dair bir eğilimi de gözler önüne sermektedir. Ayrıca, aynı ya da benzer olgu ve hukuki dayanaklara dayanılarak birbiriyle örtüşen çok sayıda ceza isnadının yöneltildiğini görmekteyiz. Ceza davalarının suç tiplerinin aşırı geniş yorumlarına dayanılarak başlatılması ve mahkemelerce verilen tahliye kararlarının, aynı anda yeni tutuklama kararları verildiği için infaz edilmemesi de bu tabloya dahildir. Sayın Başkan, Bu hususların her biri Sayın Kavala’nın davası açısından da geçerlidir. Şimdi iç hukuk yolları meselesine geçiyorum. Sayın Kavala Ekim 2017’den bugüne dek süregelen tutukluluğuna karşı 50’den fazla itiraz, hakkında verilen mahkûmiyet kararına karşı yaptığı temyiz başvuruları ve ikisi sırasıyla Haziran 2022 ile Ekim 2023 tarihlerinde yapılmış olup halen derdest bulunan dört Anayasa Mahkemesi başvurusu da dahil olmak üzere çok sayıda iç hukuk yoluna başvurmuş bulunmaktadır. Ayrıca 2024 yılında Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamındaki bir dizi olağanüstü kanun yolunu da işletmiştir. Bunların hiçbiri sonuç vermemiştir. Hukuka aykırı şekilde alıkonmasına son verilmesini sağlamak için Türk mahkemeleri nezdinde makul olarak yapabileceği her şeyi yapmış olduğu içindir ki, iç hukuk yollarını tükettiği hususunda hiçbir şüphe bulunmamaktadır. Ulusal mahkemeler, Mahkemenizin iki kararını da dikkate almayarak etkili bir başvuru yolu sağlayamadıklarını gözler önüne sermiş bulunmaktadırlar. Bu durum alt derece mahkemeleri kadar, İstinaf Mahkemesi, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi açısından da geçerlidir. Bu davada Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) etkili bir iç hukuk yolu sayılması mümkün değildir. Öncelikle, kendisinin Aralık 2020’de verdiği karar Sayın Kavala’ya herhangi bir telafi sağlamamıştır. İkincisi, Sayın Kavala’nın başvurularını karara bağlamak konusunda izahı imkânsız ölçüde gecikmeler yaşanmıştır. Üçüncüsü, Bakanlar nezdinde AYM’nin Gezi Parkı mahkûmiyetlerine ilişkin davaları ele alış biçimini eleştiren pek çok beyanat mevcuttur. Dördüncü olarak ise, AYM’nin bu davalarda verdiği kararlar alt derece mahkemeleri ile Yargıtay tarafından üç kez açıkça reddedilmiş olup, bunların ikisi Can Atalay davasında, biri ise Tayfun Kahraman davasında gerçekleşmiştir. Hatta Yargıtay, Can Atalay davasında, sözümona Anayasa’yı ihlal ettikleri gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’nin dokuz üyesi hakkında savcılığa suç duyurusunda dahi bulunmuştur. Ortaya çıkan tablo son derece açıktır. Aynı durum başka davalar bakımından da geçerlidir: Cumhurbaşkanı ve Bakanlardan kaynaklanan açık siyasi baskı ortamında, işbu davadaki 18. madde ihlali ışığında değerlendirildiğinde, Anayasa Mahkemesi’nin etkili bir başvuru yolu oluşturmadığı şüphe götürmemektedir. Hükümet, Sayın Kavala’nın Strazburg’a başvurmadan önce Anayasa Mahkemesi önünde derdest bulunan iki başvuru hakkında karar verilmesini beklemesi gerektiğini, bu nedenle de işbu davanın kabul edilemez olduğunu öne sürmektedir. Bu bağlamda esasen, bir sınır uyuşmazlığına dair açılmış olan 2013 tarihli Uzun / Türkiye davasındaki kabul edilebilirlik kararına dayanmaktadır. Adı geçen kararda Mahkeme, Anayasa Mahkemesi nezdinde o tarihte yeni ihdas edilmiş olan bireysel başvuru sistemini değerlendirerek, bu hukuk yolunun başvurucular tarafından prensipte işletilmesi gerektiği sonucuna varmıştı. Ancak adı geçen dava 2018 tarihli Anayasa değişikliklerinden önceki döneme ait olduğundan, somut davadan temelde farklılık arz etmektedir. Daha önce açıklamış olduğum nedenlerle, Anayasa Mahkemesi somut davada etkili bir başvuru yolu oluşturmamaktadır. Sayın Başkan, Şimdi 5. maddeye geçiyorum. 5. maddenin 1. fıkrası, Mahkeme’nin 2019 yılında yaptığı tespite paralel olarak, 10 Aralık 2019 tarihinden başlayıp hakkındaki mahkûmiyet kararının 28 Eylül 2023 tarihinde onanmasına kadar geçen süre zarfında Sayın Kavala’nın özgürlüğünden keyfî olarak yoksun bırakılmaya devam etmesi nedeniyle ihlal edilmiş bulunmaktadır. Hükümet’in halen ileri sürmeye çalıştığının aksine, bu noktada esasa ilişkin hiçbir şey değişmiş değildir. Sayın Kavala, Mahkeme’nin 2019 yılında değerlendirdiği ve tutuklamayı haklı gösterecek ölçüde dahi delil bulunmadığını tespit ettiği olgulara dayanılarak alıkonulmaya devam etmiştir. Yetkili makamlar suçlamaların niteliğini değiştirse de, esasa etki eden herhangi bir yeni olgu veya delil sunmamışlardır. Büyük Daire’nin 2022 yılında tam da bu hususu titizlikle değerlendirmesi gerekmiştir. Savcılığın Şubat 2020’de 309. madde kapsamındaki suçlamalara ilişkin olarak öne sürdüğü sınırlı sayıdaki yeni delilin, “atılı suçun kurucu unsurlarıyla bağlantılı olarak … yeni bir olgu içermediği” sonucuna varmıştır. 328. madde kapsamındaki casusluk suçlaması bakımından ise, ne Sayın Kavala’nın tutukluluğuna ilişkin kararların ne de iddianamenin, bu suçun kurucu unsurlarıyla ilgili esaslı ölçüde yeni bir olgu içerdiğini tespit etmiştir. Sonuç olarak “tıpkı Sayın Kavala’nın … ilk baştaki tutukluluğu sırasında olduğu gibi, soruşturma makamları yine Sayın Kavala’nın tutukluluğunun sürdürülmesini haklı kılmak amacıyla, keyfi tutukluluğa karşı getirilmiş olan anayasal güvenceleri hiçe sayarak, tamamen yasal bir şekilde gerçekleştirilmiş olan birçok fiile atıfta bulunmuştur.” Aralık 2020’de Anayasa Mahkemesi kararında karşıt oy kullanan hâkimler de aynı kanaate varmışlardır. Sayın Kavala’nın özgürlük hakkına yönelik bu ihlal, hakkında verilen mahkûmiyet kararından sonra da devam etmiştir. Bir mahkûmiyet kararının, tıpkı Ilaşcu ve Navalnyy (No. 4) davalarında olduğu gibi, adalet açıkça hiçe sayılarak verilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla, Sayın Kavala’nın mahkûmiyet sonrası keyfî şekilde alıkonulmaya devam etmesi 5. maddenin 1. fıkrasının (a) bendiyle bağdaşmamaktadır. Sayın Kavala’nın 5. maddenin 4. fıkrası kapsamındaki hakları da, kendisine yönelik alıkoyma işleminin hukuka uygunluğunun yeterince süratli şekilde incelenmemesi nedeniyle ihlal edilmiştir. Sayın Kavala 9 Haziran 2022 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuş, mahkûmiyeti ise 28 Eylül 2023 tarihinde kesinleşmiştir; yani arada 15 ayı aşkın bir süre geçmiştir. Stollenwerk/Almanya ile Yılmaz Aydemir/Türkiye kararları uyarınca, 5. maddenin 4. fıkrası ilk derece mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararı sonrasındaki dönem açısından da uygulanabilir niteliktedir; zira Türk hukuku, tutukluluğa karşı yapılan itirazlar bağlamında usulî güvenceler bakımından hüküm öncesi dönem ile hüküm sonrası dönem arasında bir ayrım gözetmemektedir. Mahkeme’nin içtihadı uyarınca, 15 aylık süre, Mahkeme’nin kişi özgürlüğünün söz konusu olduğunda uyguladığı son derece katı standartları karşılayamayacak denli uzundur. Hele ki daha öncesinde verilmiş iki AİHM kararı ışığında düşünüldüğünde, bu dava bakımından söz konusu sürenin ne izahı mümkündür ne de mazur görülebilir. Nitekim bu noktada Mahkeme içtihadı açıktır: Todorov/Bulgaristan ve Etute/Lüksemburg gibi davalarda olduğu gibi, 5(4). madde denetiminin karara dahil sayılması doktrinine istisna olarak, alıkoyma işleminin hukuka uygunluğuna ilişkin yeni meselelerin ortaya çıktığı hallerde, mahkûmiyet kesinleşmiş olsa dahi, 5. maddenin 4. fıkrası geçerlidir. Büyük Daire’nin 2022 yılındaki tespitleri dolayısıyla somut davada da aynı durum geçerlidir; bu nedenledir ki 5. maddenin 4. fıkrası bakımından dikkate alınacak süre bugüne kadar uzanmakta olup, dört yıl dokuz aya ulaşmıştır. Teşekkür ederim Sayın Başkan. Şimdi sözü Profesör Çalı’ya bırakıyorum. - Teşekkürler, Profesör Çalı’yı kürsüye davet ediyorum. Sayın Başkan, sayın Mahkeme üyeleri, Sayın Kavala, Sözleşme’nin 6. maddesinin ağır biçimde ihlali suretiyle adil yargılanma hakkından mahrum bırakılmıştır. Hükümet, Mahkemeniz tarafından 5. ve 18. Maddelere ilişkin yapılan incelemede halihazırda tespit edilmiş olan eksikliklerin, Sayın Kavala’nın adil yargılanma hakkına uyulmasını sağlamak üzere iç hukuk mahkemelerince ne şekilde telafi edildiğini gösteren herhangi bir delil sunmuş değildir. Bilakis, Sayın Kavala’nın mahkûm edilerek ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasına yol açan yargılamanın açıkça adillikten uzak bir yargılama olduğunu gösteren pek çok delil bulunmaktadır. Şimdi 6. maddeye yönelik ihlalin nedenlerine dair beş hususu kısaca açıklayacağım. Birinci husus, iç hukuk mahkemelerinin Avrupa Mahkemesi’nin verdiği iki kararı tamamen göz ardı etmiş olmasıdır. Sayın Kavala’yı mahkûm eden kararlar AİHM kararlarındaki tespitlere bırakın değinmeyi, bunlar dikkate dahi almamıştır. Oysa Sayın Kavala’nın yargılamasının adil olabilmesinin tek yolu, AİHM kararlarıyla derinlikli bir hukuki ilişki kurulmasından geçmekteydi. Mahkeme’nin Mammadov No. 2 ve İsmayilova No. 4 kararlarında belirttiği üzere, somut dava, başvurucu aleyhine yürütülen aynı ceza yargılamasına ilişkin olup, aynı olaylardan kaynaklanan aynı suçlamaları içermektedir. Bu durum, başvurucuya yöneltilen suç isnatlarının adil olmayan bir şekilde incelenmesi sonucunu doğurmuş ve ayrıca kendisini gerekçeli bir mahkeme kararı hakkından mahrum bırakmıştır. İkincisi, Sayın Kavala’nın bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde adil yargılanma hakkı ihlal edilmiştir. Sayın Kavala hakkında görülen davada 18 Şubat 2020 tarihinde beraat kararı veren üç hâkim hakkında disiplin soruşturması yürütülmüş ve neticede, görevi kötüye kullandıklarına kanaat getirilmiştir. Bunun akabinde, eskiden Adalet ve Kalkınma Partisi’nden (AKP) milletvekili aday adayı olmuş bir isim davada hâkim olarak görevlendirilmiştir. Sayın Kavala hakkında beraat verip tahliyesine karar veren üç hâkime disiplin cezası verilmiş olması, kendisini sonrasında yargılayan tüm hâkimler açısından açıkça caydırıcı bir etki oluşturmaktadır. Bunun nedeni ise Hâkimler ve Savcılar Kurulu’na uygulanan açık siyasi etki ve kontrolden kaynaklanmaktadır. Kurul (HSK), Yargıtay’a yapılan atamalar da dahil olmak üzere tüm yargı atamalarından, hâkimlerin özlük durumları, terfi ve tayinlerinden ve disiplin soruşturmalarından sorumludur. Kurul 13 üyeden oluşmaktadır. Kurula Adalet Bakanı başkanlık etmekte, Bakan Yardımcısı ise tabii üye olarak katılmaktadır. Adalet Bakanı Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır. Cumhurbaşkanı ayrıca, Kurulun dört üyesini de doğrudan seçmektedir. Kalan yedi üye ise Parlamento tarafından nitelikli çoğunlukla seçilmektedir; bu da fiilen görevlendirmelerin, genel başkanı Cumhurbaşkanı olan AKP ile onun ittifak ortağı tarafından yapıldığı anlamına gelmektedir. Venedik Komisyonu, 2024 tarihli raporunda, Hâkimler ve Savcılar Kurulu üzerindeki siyasi kontrol nedeniyle Türkiye’de hâkimler arasında bir korku ve itaat ikliminin varlığından söz etmektedir. Hükümet, eski bir milletvekili adayının (somut olayda bir AKP adayının) davaya hâkim olarak atanmasının olağan bir uygulama olduğunu ileri sürmektedir. Oysa Mahkemenizin yerleşik içtihadına göre, bir hâkimin baktığı davayla ilintili siyasi aidiyetler taşıması, tarafsızlık bakımından nesnel bir kaygı oluşturmaktadır. Aynı zamanda AKP genel başkanı olan Cumhurbaşkanının söz konusu yargılamada müdahil sıfatını taşıdığı düşünüldüğünde, bu ölçütün açıkça karşılandığı ortadadır. Üçüncüsü, somut davada Sayın Kavala’nın silahların eşitliği ilkesinden yararlanma hakkı da ihlal edilmiştir. Telefon görüşmelerinin dökümlerini de içeren dijital ses kayıtlarına –yani huzurunuza sunulan delillerin geniş bir kısmını oluşturan kayıtlara– erişim imkânı kendisine tanınmamış, bunların doğruluğunu kontrol etmesine veya Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca bu kayıtların delil niteliğini inceleyerek ispat gücünü değerlendirmesine imkân tanınmamıştır. Ayrıca, dava açısından kilit öneme sahip tanıkları dinletme hakkından da mahrum bırakılmıştır. Dördüncüsü, Sayın Kavala’nın masumiyet karinesi, yargılama boyunca, yürütmenin en üst düzey yetkililerinin peşin hüküm içeren açıklamalarıyla ihlal edilmiştir. Hatta vergi mükelleflerinin kaynaklarıyla finanse edilen ve devlet televizyonunda yayınlanan bir dizide Sayın Kavala’nın suçlu olduğunu açıkça ima eden bir bölüme yer verilmiştir. Ve beşincisi, yaklaşık altı yıllık bir süreden bahsediyoruz. Bu uzun zaman zarfı makul süre içerisinde adil yargılanma hakkını ihlal etmektedir. Bu süre zarfında hukuken izahı mümkün olmayan usulsüzlükler de yaşanmıştır. Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi’nin Yargıtay tarafından henüz karara bağlanmamış bir davanın sonucunu peşinen varsayan bir yaklaşımla Sayın Kavala hakkındaki beraat kararını bozması bu usulsüzlüklerin başında gelmektedir. Bu durum, Sayın Kavala hakkında yürütülen davanın, usule aykırı bir şekilde, kendisi hakkında beraat kararı veren mahkemeden başka bir mahkemeye aktarılmasına yol açmıştır. Bunun ardından da dosya, Gezi Parkı protestoları sırasında yaşanan birtakım olaylar sebebiyle yargılanmakta olan ve Sayın Kavala’nın hayatı boyunca bir kez bile karşılaşmadığı bir grup futbol taraftarının davasıyla birleştirilmiştir. Daha sonrasında Sayın Kavala’nın dosyası futbol taraftarları davasından ayrılmış; bu da yargılamada, yine izahı mümkün olmayan, ciddi gecikmelere neden olmuştur. Oysa Kudła/Polonya kararında da vurgulandığı üzere, başvurucu bakımından korunması gereken menfaat, hukuka aykırı şekilde tutulmasına derhal son verilmesiydi. Sayın Başkan, Sayın Kavala’nın, Ceza Kanunu’nun 312. maddesi uyarınca cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek veya görevlerini yerine getirmesini engellemek suçundan mahkûm edilmesi, 7. madde kapsamındaki öngörülebilirlik ölçütünün açık bir ihlalini teşkil etmektedir. Bu suçun maddi unsuru, Sayın Kavala’nın hükümeti ortadan kaldırabilecek nitelikteki cebir ve şiddet kullanımından sorumlu olduğunu ortaya koyan delillerin varlığını gerektirmektedir. Söz konusu maddi unsurun somut olayda mevcut olmadığı iki net sebepten dolayı açıktır. Birincisi, ulusal mahkeme kararlarında, bırakın Gezi Parkı protestoları sırasında cebir ve/veya şiddet kullanan herhangi bir grubun Sayın Kavala tarafından yönlendirildiğini veya finanse edildiğini gösteren bir delili, kendisini söz konusu protestolar sırasında herhangi bir grup tarafından gerçekleştirilen herhangi bir cebir ve/veya şiddet kullanımıyla ilişkilendiren tek bir delil bile bulunmamaktadır. İkincisi, Gezi Parkı protestolarının, hükümeti devirmeye yönelik bir cebir veya şiddet kullanımı olarak nitelendirilebileceğini gösteren herhangi bir delil de mevcut değildir. Ulusal mahkemeler bu nitelendirmeye dair iki özel gerekçe sunmaktadır. Birincisi, 2 ve 3 Haziran 2013 tarihlerinde İstanbul, Beşiktaş’ta o dönem Başbakanlık Çalışma Ofisi olarak kullanılan yerin önünde protestocular ile polis arasında yaşanan çatışmalardır. İkincisi ise, daha genel olarak protestolara terör örgütü üyelerinin karıştığı iddiasıdır. Birinci iddia bakımından, Yargıtay kararında, Beşiktaş’ta o dönem Başbakanlık Çalışma Ofisi olarak kullanılan yerin önünde bulunan protestocuların, Hükümetin düştüğü izlenimi vermeye çalıştıkları belirtilmektedir. Böyle bir şey zaten mantıken mümkün değildir, zira Türk Hükümeti’nin merkezi İstanbul’da değil, başkent Ankara’da yer almaktadır. Ayrıca, Mayıs ve Haziran 2013’teki Gezi Parkı olayları boyunca Hükümet’in gündelik faaliyetlerini sürdüremediğini gösteren herhangi bir delil bulunmamaktadır. Bunun yanı sıra, Hükümet protestolar sırasında sivil toplum temsilcileri ve kuruluşlarıyla görüşmeler gerçekleştirmiştir; bu kapsamda o dönem Başbakan olan Erdoğan’ın 12 ve 14 Haziran 2013 tarihlerinde protestocu gruplarla yaptığı görüşmeler de buna dahildir. Daha da önemlisi, Sayın Kavala’nın davasının usule aykırı biçimde birleştirilip ardından yeniden ayrıldığı futbol taraftarları davası –ki bu dava özel olarak Beşiktaş’taki o dönem Başbakanlık Çalışma Ofisi olarak kullanılan yerde meydana gelen olaylara ilişkindi– 29 Aralık 2025 tarihinde sonuçlanmış ve tüm sanıklar 312. madde kapsamındaki suçlamalardan beraat etmiştir. Protestolara terör örgütlerinin karıştığı iddiasına gelince, Gezi Parkı protestoları bağlamında, bu protestolara karıştığı ileri sürülen herhangi bir terör örgütünün cebir ve şiddet kullanımıyla ilgili herhangi bir olaya yönelik olarak tek bir soruşturma dahi yürütülmüş değildir. Ayrıca, bu protestolarla bağlantılı olarak 312. madde kapsamında herhangi bir terör örgütü üyesi sıfatıyla mahkûm edilmiş tek bir kişi dahi bulunmamaktadır. Bir kez daha vurgulamam gerekirse, Sayın Kavala’nın mahkûmiyet kararında, adı geçen ya da geçmeyen herhangi bir terör örgütü ile Sayın Kavala arasında herhangi bir bağlantı kurulmuş değildir. Oysa 312. maddenin manevi unsuru, Sayın Kavala’nın hükümeti cebir ve şiddet kullanarak devirmeyi amaçladığını ortaya koyan delillerin varlığını gerektirmektedir. Ne var ki, ulusal mahkeme kararlarında sunulan delillerin tamamı Sayın Kavala’nın Gezi Parkı protestoları sırasında çekilmiş tek bir fotoğrafından, protestolar ve polisin orantısız güç kullanımı hakkında etkinlikler düzenlenmesi gereğini görüştüğü telefon konuşmalarından ve Gezi Parkı olayları sırasında yaşanan insan hakları ihlallerine ilişkin olarak Avrupa Parlamentosu’na, Avrupa Konseyi’ne ve Avrupa Konseyi üyesi devletlere mektuplar gönderilmesine dair görüşmelerden ibarettir. Herhangi bir şüpheye yer kalmaması açısından belirtmek gerekirse, Mahkemeniz, suçun iddia edilen maddi ve manevi unsurlarını oluşturduğu ileri sürülen bu delillerin hepsini halihazırda incelemiş bulunmaktadır. Söz konusu materyaller, bir insan hakları savunucusu olarak Sayın Kavala’nın, Hükümet’in Gezi Parkı protestolarını ele alış biçimine eleştirel yaklaştığını ve bu protestolar sırasında yaşanan ciddi yaralanma ve ölümlere yol açan aşırı biber gazı kullanımından endişe duyduğunu göstermektedir. Öte yandan, bir insan hakları savunucusunun, söz konusu insan hakları ihlallerine Avrupa kurumları nezdinde dikkat çekmeyi amaçlayan barışçıl ve yasal faaliyetlerinin, cebir ve şiddet kullanarak Hükümet’i devirme kastının manevi unsuru olarak değerlendirildiğini de ortaya koymaktadır. Ayrıca, 312. madde kaleme alınırken, “cebir ve şiddet kullanarak” ibaresinin ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin bu suçun kapsamı dışında bırakılmasını sağlamak amacıyla özellikle eklenmiş olduğunu da vurgulamak gerekir. Hükümet, somut olayda 312. maddeye başvurulmasının Yargıtay’ın daha önceki içtihadıyla uyumlu olduğunu iddia etmektedir. Oysa ki beyanlarında atıf yaptıkları içtihat ya silahlı kuvvetler mensubu kişilerle ya da silahlı terör örgütü kurmak veya terör örgütüne üye olmak suçlamasıyla yargılanan kişilerle ilgilidir. Yani Hükümet’in Mahkeme’ye sunduğu Yargıtay içtihadına ilişkin örneklerin olgusal temeli, silahlara ve askerî unsurlara erişimi olan kişilerle ilgilidir; dolayısıyla bu örneklerin, somut davadaki olgularla herhangi bir benzerliği bulunmamaktadır. Sayın Başkan, Sayın Kavala hakkında verilen mahkûmiyet kararı kendisinin ifade ve örgütlenme özgürlüğünü ağır bir şekilde ihlal etmektedir. Bu davada söz konusu olan 10. ve 11. madde ihlallerinin temelinde, Sayın Kavala’nın sahip olduğu haklardan yararlanmasının suç sayılması yatmaktadır. Bu durum kendisinin haklarına yönelik mutlak surette keyfi bir kısıtlama teşkil etmektedir, kanunla öngörülmüş değildir ve apaçık bir orantısızlık oluşturmaktadır. Mahkeme’nin değerli üyeleri, 18. maddenin ihlali ise bu davada apayrı ve bağımsız bir boyut teşkil etmektedir. 18. maddenin 6., 10. ve 11. maddelerle ilişkili olarak uygulanabilir olduğuna şüphe bulunmamakla birlikte, somut olayda 18. maddenin 7. madde bakımından da geçerli olduğu nettir. Sözleşme’yi hazırlayanlar 18. maddenin uygulanmasını Sözleşme’de öngörülen hakların bir kısmıyla sınırlama yönünde bir niyet taşımamaktadır. Bunun aksine, hazırlık çalışmalarına (travaux préparatoires) ilişkin verilere bakıldığında, söz konusu edilen maddi hak hangisi olursa olsun, 18. maddenin Devletlerin yetki suiistimaline karşı ek bir güvence olarak getirilmiş olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Siyasi saiklerle yürütülen ceza soruşturmaları ve yargılamalarında 5. ve 6. maddelerle bağlantılı olarak 18. maddenin ihlal edildiği durumlarda, 18. madde ile 7. maddenin de birlikte ihlalinin varlığı ihtimali yok sayılmamalıdır. Yazılı beyanlarımızda Mahkeme’ye şu hususlara ilişkin delillerimizi sunmuş bulunmaktayız: Bir: Mahkemenizin halihazırda incelemiş olduğu üzere konuyla ilgi arz etmeyen ve yeterli nitelik taşımayan delillere dayanılmakta ısrar edilmesi. İki: Mahkemenizin de halihazırda tespit etmiş olduğu üzere, ulusal mahkeme kararlarında olguların açık ve özlü bir şekilde ortaya konulmaması. Üç: 6. madde kapsamında açık usulsüzlüklerin bulunması. Dört: Sözleşme kapsamında korunan hakların kullanımının ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükmüne dayanak yapılması. Beş: Sayın Kavala’nın mümkün olan en ağır cezaya çarptırılmasının son derece büyük bir keyfîyet içermesi. Altı: Yürütmenin en üst düzey yetkililerinin Sayın Kavala’ya ilişkin peşin hüküm içeren açıklamaları ile ulusal mahkeme kararlarının içeriği arasındaki paralellikler. Yedi: Yargılamanın bütünü itibarıyla, Mahkeme kararlarında ortaya konulan tespitlerin hiçbir şekilde dikkate alınmaması ve bunların gereğinin yerine getirilmemiş olması. Sayın Başkan, Bu davada 3. madde de ihlal edilmiş bulunmaktadır. Suçsuz bir insanın bu denli uzun bir süreyle ve haksız bir şekilde özgürlüğünden mahrum bırakılmış olması nedeniyle 3. maddeye ilişkin asgari eşiğin aşılmış olduğu aşikardır. Ayrıca, serbest bırakılıp ailesine kavuşma beklentisi Mahkemenizin vermiş olduğu iki karara rağmen halen sürmektedir. Bu durum, serbest bırakılma yönünde meşru bir beklentiye sahip bir insanın uzun süre boyunca ıstırap ve belirsizlik içinde bırakılmasına yol açmaktadır. Mahkeme, Babar Ahmad ve Diğerleri / Birleşik Krallık kararında, açıkça orantısız nitelik taşıyan bir cezanın, hükmedildiği anda dahi 3. maddeye aykırı muamele teşkil edebileceğini kabul etmiştir. Somut olayda, masum bir kişinin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilmesi, açık orantısızlık açısından getirilen katı ölçütü karşılamaktadır. Ayrıca Mahkeme’nin, diğerlerinin yanı sıra Kaytan / Türkiye kararında da dile getirdiği üzere, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası bakımından koşullu salıverilme imkânının bulunmaması, daha cezanın hükmedildiği anda 3. maddenin ihlaline yol açmaktadır. Büyük Daire’nin sayın yargıçları, sayın Başkan, Sayın Kavala, suçsuz bir kişi ve bir insan hakları savunucusu olarak sekiz yıl beş aydır –ki bu süre bir yandan uzamaya devam ediyor– özgürlüğünden yoksun halde alıkonulmaktadır. Bu sürenin son üç yılında ise tecrit altında tutulmaktadır. Eşi benzeri görülmemiş bu durum, somut davada 46. maddenin uygulanmasını gerektirmektedir. Bu doğrultuda Mahkeme’den, 46. madde uyarınca, ulusal makamların Sayın Kavala’yı derhal serbest bırakmasını, hakkında resmî olarak beraat kararı verilmesini ve gelecekte keyfî biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılması ya da Sözleşme kapsamındaki haklarının ihlal edilmesi riskine maruz kalmaksızın yaşamını sürdürmesine imkân tanınmasını sağlamasını talep etmekteyiz. Büyük Daire’nin kararını makul olan en kısa süre içerisinde vermesini rica etmekteyiz. - Teşekkürler, şimdi İnsan Hakları Komiseri Sayın O’Flaherty’yi kürsüye davet ediyorum. Teşekkür ederim sayın Başkan, Mahkemenin saygıdeğer üyeleri, Bu dava, hiç kuşkusuz, Sayın Kavala’nın birey olarak sahip olduğu haklara ilişkindir. Bununla birlikte, Türkiye’de insan hakları savunucularının karşı karşıya bulunduğu, süregiden yapısal sorunlara da işaret etmektedir. Bu meseleler hakkında sizi daha iyi bilgilendireceğini umarak, kendi çalışmalarım çerçevesinde edindiğim gözlemleri Mahkeme ile paylaşmak üzere huzurunuzdayım. Müdahil olarak bu beyanımda Mahkeme kararlarının icrası meselesine de değineceğim. Somut dava, Sayın Kavala’nın, Mahkeme’nizin serbest bırakılması yönünde verdiği iki karara rağmen alıkonulmaya devam etmesi ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilmesi ile sonuçlanan ceza yargılamasını ilgilendirmektedir. Mahkemenizin verdiği kararların icra edilmemesi, somut davanın temelini oluşturmaktadır. Görevime başladıktan bu yana Türk resmî makamlarıyla temas halindeyim ve bu kararların icraya konulmaması meselesini kendileriyle yaptığım görüşmelerde birden fazla kez gündeme getirmiş bulunuyorum. Kasım 2024’te Türkiye’ye gerçekleştirdiğim ilk ziyaret sırasında Sayın Kavala’yı cezaevinde ziyaret ettim. Erdemli ve dirençli duruşu ve insan hakları davasına olan bağlılığı karşısında son derece etkilendim. Aralık 2025’te Türkiye’yi bir kez daha ziyaret ettim; bu ziyaret sırasında yetkililerle, hukukçularla ve sivil toplum kuruluşlarıyla temaslarda bulundum. Kavala / Türkiye davasında Mahkemeniz, Sayın Kavala’ya yönelik yargılamayı onun bir insan hakları savunucusu olarak yürüttüğü faaliyetler ışığında incelemiştir. Mahkeme, şikâyet konusu tedbirlerin Sayın Kavala’yı susturmaya yönelik gizli bir emel güttüğünü şüpheye yer bırakmayacak şekilde tespit etmiş bulunmaktadır. Ayrıca, Sayın Kavala’ya yöneltilen suçlamalar dikkate alındığında, söz konusu tedbirlerin insan hakları savunucularının faaliyetleri üzerinde caydırıcı bir etki yaratmasının muhtemel olduğu sonucuna da varılmıştır. Kavala davasında alınması gereken genel tedbirlerin uygulamaya geçirilmemesi, benim 2025 yılı itibarıyla gözlemlediğim durumun da açık bir göstergesidir. Ziyaretim sırasında muhataplarım, sivil toplum, insan hakları savunucuları, avukatlar, gazeteciler ve muhalif siyasetçiler üzerindeki baskının sürdüğünü ifade etmişlerdir. İfade özgürlüğü, barışçıl toplanma ve örgütlenme özgürlüğü üzerindeki orantısız kısıtlamalara, ceza hukuku ve terörle mücadele hükümlerinin kötüye kullanılmaya devam edilmesine ve yargının bağımsızlığı ile tarafsızlığına ilişkin sorunlara dikkat çekmişlerdir. Ceza kanunu ve terörle mücadele hükümlerinin, meşru demokratik faaliyetler olarak değerlendirilmesi gereken eylemlere uygulanacak şekilde geniş yorumlanmaya ve tatbik edilmeye devam etmesinden ötürü kaygı duyuyorum. Bu kapsamda, örneğin şiddet içermeyen eylemler, eleştirel ifadeler, örgütlenme ve insan hakları savunuculuğu faaliyetleri yer almaktadır. Ayrıca, mevcut rapor, haber ve bildirimler, ulusal mahkemelerin çoğu zaman yeterli ve uygun bir gerekçe ortaya koymaksızın ve isnat edilen fiiller ile şiddet, şiddete teşvik veya cezai yaptırımı haklı kılacak diğer unsurlar arasında açık bir bağ kurmaksızın ceza davaları açtığını göstermektedir. Bunların yanı sıra, barışçıl toplantı ve gösterileri dağıtmak amacıyla polisin gereksiz güç kullandığı ve söz konusu gösteri ve toplantılara yönelik olarak belirli grupları orantısız biçimde etkileyen kısıtlamaların defaten uygulandığına dair raporlar da tarafıma iletilmiş bulunmaktadır. Gazetecilerin, muhalif siyasetçilerin, avukatların ve sıradan vatandaşların sırf muhalif görüşlerini ifade ettikleri için ceza soruşturmalarına uğradığı bildirilmektedir. Ayrıca, barolar ve hukukçular da yürüttükleri mesleki faaliyetler nedeniyle baskı ve kovuşturmalarla karşı karşıya kalmaktadır. İnsan hakları alanında faaliyet gösteren dernekler ise, keyfî denetimler ve savunuculuk faaliyetlerinin dahi hukuka aykırılık delili olarak değerlendirildiği ceza davaları da dahil olmak üzere, hukuki, idari ve yargısal kısıtlamalara maruz bırakılmaktadır. Bu haber, rapor ve bildirimler, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve barışçıl toplantı ve gösteri hakkı bakımından süregelen sorunlara işaret etmekte ve Mahkemenizin halen Bakanlar Komitesi önünde icrası beklenen kararlarında tespit edilen sorunlarla örtüşmektedir. Öyle ki, söz konusu kararların bir kısmı dokuz ila yirmi yıldır icraya konulmayı beklemektedir. Yetkili makamların bu sorunları gidermemesi, günümüzde tekrar eden insan hakları ihlallerinin temeline zemin oluşturmaktadır. Top of Form Şimdi izninizle, adaletin işleyişi ile yargı sistemi içinde insan haklarının korunması konusuna değinmek istiyorum. Mahkemeniz Kavala / Türkiye davasında yargı sisteminin işleyişine ilişkin bazı hususları değerlendirmiş bulunmaktadır. Yakın tarihli ziyaretim sırasında, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, adil yargılanma hakkı ve Anayasa Mahkemesi’nin işleyişine ilişkin süregelen sorunlar hakkında da bilgilendirildim. Yargının ve hâkimlerin bağımsızlığı ile tarafsızlığı bakımından, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısını ve üye seçim usulünü değiştiren çeşitli anayasal ve yasal değişiklikler nedeniyle sorunların ağırlaştığını kaydetmek isterim. Bu değişiklikler, Venedik Komisyonu’nun iki görüşü de dahil olmak üzere uluslararası insan hakları ve uzman kuruluşların tavsiyelerine aykırı şekilde gerçekleştirilmiştir. Nitekim Mahkemeniz de Selahattin Demirtaş ve Yüksekdağ Şenoğlu davalarında bu hususlara değinmiştir. Adil yargılanma hakkına ilişkin hususlara gelirsek, hukuk güvenliği ve öngörülebilirlik bakımından ciddi kaygılar doğuran çeşitli uygulamalar mevcuttur. Bunlar arasında, aşırı uzun iddianameler, hukuki analiz ve ispat niteliğine ilişkin eksiklikler, gizli tanık kullanımı ve aynı ya da benzer olgulara ve hukuki gerekçelere dayanan birden fazla ve birbiriyle örtüşen ceza davaları açılması yer almaktadır. Aynı şekilde, tahliye kararlarının yerine getirilmemesi ve bunların eşzamanlı olarak verilen yeni yakalama ve tutuklama kararlarıyla bertaraf edilmesi de yargılama sürecini ciddi anlamda zedelemektedir. Bundan başka, avukatların mesleki faaliyetlerini icra etmelerinin kısıtlanması suretiyle silahların eşitliği ilkesinin baltalanması da tarafıma bildirilen hususlar arasında yer almaktadır. Son olarak, Anayasa Mahkemesi’ne ilişkin bazı hususlara değinmek istiyorum. Sayın Kavala’nın Mahkeme önünde biri 2022 yılından, diğeri ise 2023 yılından beri derdest olan iki başvurusu bulunduğunu kaydetmekteyim. Bunlar sırasıyla, Gezi Parkı davası kapsamında tutuklanması ve mahkûm edilmesi ile Yargıtay tarafından mahkûmiyetinin onanmasına ilişkindir. Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru mekanizmasının etkinliği merkezi bir yargısal güvence teşkil etse de, bu bağlamda şu iki hususu özellikle gündeme getirmek isterim. Birincisi, muhataplarım tarafından Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuruları incelemedeki yavaşlığına ilişkin sorunlar dile getirilmiştir. Bakanlar Komitesi’nin Anayasa Mahkemesi’nin önceliklendirme kriterlerinin güçlendirilmesine yönelik çağrılarına rağmen, bu yönde henüz herhangi bir tedbir alınmamış olduğu gibi, bu yönde alınması öngörülen bir tedbir de bulunmamaktadır. Dolayısıyla, özgürlükten yoksun bırakmaya ilişkin davalar, Mahkemenizin uyguladığı kriterler uyarınca gerekli olan sürat çerçevesinde ele alınmamaktadır. İkincisi, son dönemde Anayasa Mahkemesi kararlarının alt derece mahkemeleri tarafından uygulanmadığı örnekler yaşanmıştır. Bu bağlamda, başvurucunun Gezi Parkı davasındaki beraber yargılandığı kişilerden Can Atalay ile Tayfun Kahraman’a ilişkin davalara özellikle dikkat çekmek isterim. Sonuç olarak, Sayın Başkan, saygıdeğer Büyük Daire üyeleri, Türkiye’de insan hakları savunucuları ve sivil toplumun içinde bulunduğu mevcut durumun, yargının kötü işleyişine ilişkin sorunlarla birlikte ele alındığında, somut dava bakımından son derece ilgi arz ettiğini düşünüyor ve Mahkemenizi bu hususları gereğince dikkate almaya davet ediyorum. - Beyanlarınız için teşekkür ederim. Şimdi, soru sormak isteyen Büyük Daire yargıçlarını taraflara sorularını yöneltmeye davet ediyorum. Thank you very much, Mr President. I have one question to the respondent Government and one question to the representatives of the applicant, and I have one question for both parties jointly. First, I have a question for the Government, but then the applicant's representatives are obviously free to comment and answer if they so wish. And it is the following. It's about domestic remedies and their exhaustion, and about the fact that the applicant still has two proceedings pending before the Constitutional Court. The first one concerns the priority policy of the Constitutional Court in cases pending before it, and where the applicant is deprived of his liberty, either in pretrial detention or following a conviction. Are there statistics, for instance, about the length and delays? Is there a specific profile of cases that tend to take more time? I have one question for the representatives of the applicant, but of course the representatives of the Government may also comment if they so wish. Both in the written and now today in the oral pleadings, the representatives of the applicant argue, albeit rather succinctly, that there has been a violation of Article 5, paragraph 1(a), for a period after Mr Kavala's conviction in 2022 because the criminal proceedings against him represented a flagrant denial of justice. May I kindly ask you to expand on that concept within the present context, both as to its rationale and as a matter of Convention law in respect of specifically Article 5, paragraph 1(a). Secondly, as to the elements that in your view would allow this Court to conclude that there was in the current case such a flagrant denial of justice. This takes me to my third question, which goes to both parties. It relates to the complaint under Article 3 of the Convention, and in particular the question whether the conviction to an aggravated life sentence is a violation of Article 3. The question is related again to admissibility and non-exhaustion and the existence or not of an effective remedy in this respect. This element is a bit underdeveloped, one might say, in the written submissions by the parties and has not been touched upon at all in the oral pleadings. This needs a bit of an explanation from my side. We have before us, I think, a development when it comes to this question, at least in three stages. First, we have the judgment from this Court in 2015, Kaytan v. Turkey, where the Court said that there was no remedy available in Turkish law against such a sentence. And it needs to be mentioned that this case referred to facts prior to the establishment of the individual complaint mechanism before the Constitutional Court. Then, four or five years later, in December 2018, this Court, in a Chamber formation, in the case of Tekin and Baysal v. Turkey, which was mentioned in the written pleadings by the Government, said that the individual complaint mechanism before the Constitutional Court is, in fact, to be considered an effective remedy in the case of an aggravated life sentence. This has been followed up in subsequent practice from committees and also at the level of single-judge decisions. Then, and this is the third stage, which we possibly find ourselves now, after this, when the Court has started to receive new complaints from applicants in Turkey, where the applicants actually went to the Constitutional Court, applying the remedy that this Court found to be effective. Actually, the applicant in one of the committee cases just referred to is one of the four cases we already communicated. And what we can see from this is, and now I'm getting closer to my question, is the clear pattern in the case law of the Constitutional Court, namely that these applicants before the Constitutional Court have all been declared inadmissible. Without any particular clear reasoning, which is often the case when you declare a case inadmissible. But there are no examples before the Constitutional Court that it has actually accepted such a complaint. And we have so far, and this is really something I need to have confirmed from the parties, we have so far to my knowledge, no ruling from the Constitutional Court in respect of this matter. And I ask both parties, in light of this, to reflect upon and explain and express their view on whether there is still, in light of this, an effective remedy before the Constitutional Court, taking also into account the apparent ongoing execution before the Committee of Ministers in respect of previous judgments where this Court has found violations of Article 3 in similar cases. Thank you so much. ---- Thank you, Mr President. I have one factual question for the applicant. Following the Court's Chamber judgment in 2019, the applicant was detained on new charges in 2020 and challenged the lawfulness of this new detention order before the Constitutional Court, where that court decided in December 2020 that his rights under Article 5 of the Convention had not been violated, as you also mentioned in your pleadings. We can see that the applicant did not lodge a new application with our Court as regards that judgment of the Constitutional Court. So I would like to ask whether there was any specific reason for not lodging an application before our Court following that Constitutional Court judgment. Thank you. --- I have one question to the applicant and also one question to the Government. To the applicant, as regards Article 5, the Government argued that the Court has already decided on the right to liberty issue in the previous judgment, and this is an issue of execution by the Committee of Ministers. You framed it as an ongoing violation, therefore my question is whether you would argue that in any case where the judgment is not implemented, the Court should have a policy to look at it, or whether there are any special arguments as regards this case. As regards the Government, it's in light of Article 6, about independence of the national court. The applicants mentioned that three judges who acquitted the applicant have afterwards been subject to disciplinary sanctions, and there are also, if I understood correctly, criminal proceedings against the Constitutional Court judges. I would like to ask you first whether you can comment a little bit on that, about these three judges, whether there were any disciplinary proceedings against them before, and also about this issue of any proceedings brought as regards Constitutional Court judges. Thank you. --- Thank you, Mr President. I have one question to the Government following the questions asked by Vice-President Bårdsen. In its judgment of December 2019, in the case Kavala v. Turkey, the Court held that the total duration of the Constitutional Court's review of the lawfulness of the applicant's pretrial detention, namely one year, five months, and 29 days, could not be considered compatible with the speediness requirements of Article 5, paragraph 4. The same conclusion was confirmed in the Grand Chamber infringement judgment in July 2022. As already mentioned here, the applicant lodged an individual application with the Constitutional Court in June 2022 in order to challenge his detention, and these proceedings have been pending for three years and eight months now. The second application was lodged in October 2023, and that application has been pending for more than two years and four months. My question is: Have there been particular reasons justifying such a long duration in dealing with the applicant's detention, which is covered by Article 5 of the Convention, and having known that there are two judgments of this Court? Thank you very much. --- First of all a question for the Government, following on from Judge Bårdsen's question. You argue in paragraph 17 of your submissions on the basis of an average length of proceedings before the Constitutional Court, about three years, roughly. Would you agree, as argued by the applicant in paragraph 88, that in Turkish law, a person is treated as being on remand until a conviction becomes final, so that the relevant length of the Constitutional Court proceedings of 9 June 2022 is that applicable to proceedings regarding pretrial detention, and not the general Constitutional Court proceedings? And as a supplement to that, how long on average do you say that proceedings before the Constitutional Court challenging pretrial detention should take? And secondly, I have a question for the applicant. You would have seen the figures in paragraph 17 of the Government's submissions for the average duration of the Constitutional Court proceedings of three years. What precise procedural steps do you say should normally have occurred by now, before the Constitutional Court, in the 24 October 2023 application? Thank you. If there are no other questions, the Court will now withdraw for 25 minutes, following which the parties will be able to submit brief observations and reply to the other submissions, and also to reply to questions from the judges. So the public hearing is suspended. -- Please be seated. The hearing is resumed. I draw your attention to the fact that as judges, we have the possibility after hearing the answers to the questions, to ask for clarifications concerning these answers, without however asking any new questions. We start by calling Mr Aydın and Mr Bozbayındır from the respondent Government. The floor is yours for your reply to the other party’s submissions and your answers to the judges’ questions. Thank you, Mr President. Initially, I would like to reiterate the objections regarding the admissibility in this case, which was touched by also the judges, especially regarding Article 5. And there were also some questions regarding some statistics and in order to be concrete and to provide the Court a full-fledged information, we request kindly from yourselves to present written answers to some of the questions at least. Now, first we’d like to provide an overall respond to what has been said by the applicant. And then I will move to the questions posed by the judges, if I may respectively. With all my respect, I want to draw your attention to one particular fact. The elephant in the room: the 2019 judgment. It’s not easy for a government agent or counsel to criticize a Court before its presence. Likewise in human relations, isn’t it? So, what I can say is, again, with all my respect to the Court's judgments and the Government as well, paragraph 146 of the 2019 judgment, I just quote, "The acts charged by the prosecutor's office are legal activities, isolated acts which, at first sight, are unrelated to each other, or activities which were clearly related to the exercise of a Convention right." This is actually what the applicant has been alleging since then. This is very interesting because this judgment has become, as it were, a petito principii argument, a circular argument. When they appeared before, the applicant appeared before the Turkish courts, "Hey, Turkish courts, I have a judgment secured from a European court, and you cannot try me." That put bluntly, that's the essence of his defense. I hope in light of our written observations and the final outcome of the proceedings. By the way, 2013 was not an easy year, and the ensuing years for Turkey were not easy either, including a coup d'état attempt. You have several cases now arriving at the base of Strasbourg. So, with all respect, the nature of the offences, historical, political, and social context should be taken into due consideration by any court of law. So, the final judgment, the Court of Cassation judgment, provides a reasoned judgment, contrary to the allegations of the applicant. I don't claim that the criminal justice system is a Fordist assembly line, that we perfectly, neatly, coordinate, and everything is done perfectly. My argument is that ascribing, in such an existential crisis, to a Government something beyond that, Article 18 allegations, I think, was a bit premature. So, without, again, my respect, returning to the 2019 judgment, when it applied to the Government's case, the Court adopted a piecemeal approach to the evidence. In my oral observations, I said another approach should be taken, the overall assessment approach, or "Gesamtbetrachtung". But when I come to Article 18, your standard of proof regarding Article 18, paragraph 232, the Court says, "Reducing the applicant to silence as a human rights defender." Two arguments. But there, you apply the standard, all the conditions taken as a whole, or analysed collectively. So, this is why we are here again in 2026. And one further remark, pretrial detention or the investigation stage in general in continental Europe suffers from an imbalance. We adopted a systeme mixte from the French in the 19th century towards the end of the Ottoman Empire, and later on during the Republic, we adopted the Strafprozessordnung. And the essence of this systeme mixte is keeping some inquisitorial elements intact during the investigation stage. And the full-fledged trial is the essence of the matter. You know, full hearing, principle of immediacy, oral hearing, etc. So, in such a complex and problematic case, I would say passing judgments at that level of demanding judgments would be at least counterproductive. Now I come to Article 5. Post-conviction detention is obviously not a violation of Article 5. The Court reiterates that a person convicted at first instance cannot be regarded as being detained for the purpose of bringing him before the competent legal authority on reasonable suspicion of having committed an offence. As to the conviction judgment rendered on 25 April 2022, by the Istanbul 13th Assize Court under Article 312 of the Criminal Code, the applicant's deprivation of liberty falls to be examined under Article 5 § 1(a). The applicant did not bring before the Court within the prescribed period the complaints under Article 5 regarding detention pursuant to Articles 309 and 328 of the Turkish Penal Code following the Court's violation decision dated 10 December 2019. Accordingly, the applicant's Article 5 complaints concerning the pre-conviction detention should be inadmissible because there were two proceedings, 2019 judgment, 2022 judgment, you have already dealt with this case and it will be non bis in idem if you do so again in this case. So in our opinion, the present case, the applicant's detention under Article 5 § 1(a) satisfies all the conditions established in the Court's jurisprudence. The issue of whether a period of detention is reasonable cannot be assessed in abstracto; whether it is reasonable for an accused to remain in detention must be assessed in each case according to its special features. Continued detention can be justified in a given case only if there are specific indications of a genuine requirement of public interest which, notwithstanding the presumption of innocence, outweighs the rule of respect for individual liberty. Now, Article 6. When the Court deals with Article 6 of this case, I should reiterate, prior findings on detention do not automatically determine the fairness of analysis of the subsequent criminal proceedings. Fairness must be assessed as a whole. The obligation to examine with particular care the acts and the evidence giving rise to proceedings should not be understood as an obligation to disregard evidence in the case file or to acquit the accused person. In the criminal proceedings, the applicant and his lawyers had access to all pieces of evidence. By the way, they have brought an argument before the Court just today regarding digital evidence. They did not bring that before the Court. We also reject their argument in that regard. The requirements of the principles of equality of arms and adversarial proceedings were complied. But again, context matters. I want to draw Court's attention to an earlier, much earlier case of this Court, regarding RAF cases in Germany. Ensslin, Baader and Raspe v. Germany from 8 July 1978. I think that was good law. In this regard, the presumption of innocence could not be invoked in respect of the present case. The guarantees secured by Article 6 § 2 devolve upon the Court upon a tried charge. To the extent that the campaign — now we talk about the then decades — already that applicants found dead in their cells in the morning. The Court said, "According to the Government, account must be taken of the context in which the statements were made." And there were really statements like bandits, criminals, gang of murderers. And the Court observed that the press, even the authorities responsible for crime policy, cannot be accepted from to refrain from all statements — not about the guilt of the accused persons, but about their dangerous character where uncontested information is available to them. They were tried by professional judges, not by a jury or media. And this case of the Court shows us two things — gravity and magnitude of the crime, and the trial of a public figure creates a legitimate realm for Article 10 rights on those who express an opinion on the case at hand. Furthermore, the timing of assertions made by the politicians, referred to by applicants in their annexes, should be taken with caution by the Court because in the case of Konstas v. Greece, the Court said, "First of all, that the offending remarks were made after the applicant had been convicted at first instance, and while his appeal was still pending." That should be taken into account. And the Court sets the principle. On this point, the Court considers that Article 6 § 2 of the Convention in no way prevents the competent authorities from referring to the applicant's existing conviction, even though the question of his guilt has not yet been definitively resolved. In this case, this is not a big issue. They refer only to statements by politicians between the first instance case and the Court of Cassation case, and in one of which the head of state was asked by an international media outlet regarding this case, and he responded, "Turkey is a state of law, and this is a matter to be dealt with by judges." This is just a tiny example for you to check the annexes carefully. So, I should also note that the fictional works or the newspapers' interest was sparked by the trial of a public figure, so this should also be taken into account by the Court when assessing the impugned assertions. Witness. The Government points out that the guarantee secured by Article 6 § 3(d) does not embrace an unlimited right to call any person the accused wishes as a witness, nor the possibility of calling witnesses on subjects which cannot help to elucidate the truth. And the requests for the hearing of witnesses at the last hearing were regarded by the Turkish court, in accordance with the relevant provisions of the Criminal Procedure Code was considereed as an attempt to prolong the trial. Lastly, I would like to draw the Court's attention to the claim of a flagrant denial of justice. I would like to refer here to Willcox and Hurford v. the United Kingdom. The Court has indicated that flagrant denial of justice is a stringent test of unfairness. It goes beyond mere irregularities or lack of safeguards in the trial procedure, such might result in a breach of Article 6 if occurring within the Contracting State itself. What is required is a breach of the principle of a fair trial guaranteed by Article 6 which is so fundamental as to amount to a nullification or destruction of the very essence of the right guaranteed by Article 6. These include in absentia, with no possibility subsequently to obtain a fresh determination of the merits of the charge, a trial which is summary in nature and conducted with a total disregard for the rights of the defense, and detention without any access to an independent and impartial tribunal to have the legality of the detention reviewed. The deliberate and systematic refusal of access to a lawyer — none of which were the case in the present case. So regarding a particular judge, they keep referring to this judge. There are some factual issues. That judge was a pre-candidate in 2018, not in 2023. It is forbidden in Turkey by law. We can furnish the Court with detailed information that any judge, after entering into service, cannot do politics. This is forbidden in Turkey by law. But if you look at comparative criminal procedure law, such as Germany, having a political association or being a member of a party does not constitute, on of itself, a recusal ground. So our mother law in criminal procedure law is the German Criminal Procedure Code. That's why I'm referring to the recusal grounds from that particular jurisdiction. So this is, by the way, this amounts, in our view, to judge profiling, looking at the very distant past of a judge, and this is criminalised in certain jurisdictions. And it could be considered as an intervention into the independence of the judiciary. And there is no indication in the case that his remarks were in any way, shape or form, aside from that distant past pre-candidacy. No concrete, reliable evidence. Otherwise, we are so sensitive about such things. One more last argument regarding the applicant's claims. This notion of violence stems from the 19th century. And it was really dressed up for the violent uprisings in European history or in our history. And like our Greek neighbours, we had the problem of juntas. And there is no mistake in applying such offences to junta or military coups stemming from the military. But this offence is not only confined to such cases, and physical force against the members was neither necessary nor appropriate. They were expecting a siege of Ankara, the Prime Ministry or the Grand National Assembly. That kind of marching towards the Bastille is something from the past. Today's subversive acts or such enterprises, insurrection enterprises, are sort of a cocktail of at least what we had in Gezi. On the one side, you had the traditional terror organisations who did their job violently, Molotov cocktails, everything possible. This is well documented in this judgment. On the other hand, we have these modern, foremost destructive methods. They are recently introduced into English public order legislation, wearing masks in order not to be identified, or occupational movements, as we see in Gilets Jaunes. So that's why approaching this case from the classical perspective of a coup d'état would be misleading. So we have also an abundant case law in that regard, that there is no organisation required or that endangerment of this violence is required. And the suitability of acts, I'm here referring to Italian colleague Padovani. "The suitability of acts constituted in the conduct translates into their capacity to impede the functions of the aforementioned organs. Impediment is understood not only as an obstacle to the exercise of the function but also compelling the organ to act in one way rather than another." So just wanted to draw your attention to how to look at this offence, not from the lens of only the applicant or the Government. Vice versa. Just look at it from the perspective of comparative law and the criminological core of such offences at issue. They referred to a certain group who not once or three times attacked the Prime Minister's Office and then were acquitted. And this, at first sight, may seem a contradiction in terms. But the acquittal decision concerned only the said persons, and this offence, as stated in the relevant court decision, they were within the collective planning carried out under the applicant's control. They may constitute an important element. So our point is not he mobilised them, our point is what he said. Let's use this mob, let's set this up in such a way that if we can organise it, the public power of this will… of the Çarşı, the named fan group. So he was using this course of effect of that particular group, and these are all in the transcripts of the present case. So this interpretation of the offence is also well justified by the prior case law of the Court. Now I, if I may, want to come to the judges' questions. Judge Bårdsen, first question. The honourable judge asked about the urgent appeal policy of the Constitutional Court. Pursuant to the Constitutional Court's preliminary session decision dated 31 July 2025, seven distinct categories have been established for the review of the individual applications. First of these, the categories outline the criteria for files to be designated as urgent. Accordingly, serious and urgent cases concerning the applicant's life or health; serious and urgent cases related to applicants' personal and family circumstances; serious and urgent cases where the best interests of the child are at stake; applicants falling under Article 73 of the Constitutional Court's internal regulations; cases where detention continues despite the statutory detention period having been exceeded; applications alleging non-execution of the Constitutional Court's ruling on a violation in the relevant application; cases involving serious violations of the right to a fair trial. And the statistics — these are only provisional, we will provide further details in written submissions if we are allowed to do so. It appears that prior to the applicant's petition to the Constitutional Court on 24 October 2023, approximately 1,860 individual applications containing similar complaints were pending. The fact that the Constitutional Court has not yet ruled on these applications either, along with the applicant's case, demonstrates that the applicant's case has not been deliberately delayed or that the applicant has not been subject to discriminatory treatment. We have further statistics, but I think it's better to provide them because there are many numbers; I don't want to confuse the Court. And one of the co-accused, there is a Constitutional Court case about him, and he invoked one of these urgency reasons. He said he was in ill health, and his application was duly considered by the Constitutional Court, and delivered a judgment. This question regarding life imprisonment without parole, the applicant did not raise it before the Constitutional Court. His complaint alleging a violation of Article 3 of the Convention on account of the absence of a possibility of conditional release. In its previous case law, the Court has acknowledged that the individual application to the Constitutional Court constitutes an effective remedy. And regarding the specific case, there has been no application concerning life imprisonment without parole, and that has been declared inadmissible for this reason. However, it is also the case that the Constitutional Court has not, to date, delivered a finding of a violation in such cases. And this case is not only in the Turkish context; I would like to refer to the sea change from Vinter to Hutchinson. This life imprisonment of parole, I think, is a hotly debated issue. And Judge Kučs’ question. Now, I have a very detailed briefing here regarding the state of the Turkish judiciary. I will also hand over to the Human Rights Commissioner. Just one paragraph from that. Over the past 20 years, the structure of the Council of Judges and Prosecutors has been reformed twice. Through these changes, the number of members was increased. The representation of lawyers and academics was ensured, thereby strengthening its pluralistic composition, and the General Secretariat and the Inspection Board affiliated with it were established. At the same time, an independent budget was allocated to this Council, and many powers previously held by the Minister of Justice were transferred to it. And an internal effective appeal mechanism was introduced. Taking into account the recommendation in the 2010 Venice Commission report, regarding the fact that members of the judicial council were not elected by the Grand National Assembly of Türkiye, there was a constitutional amendment that took place in 2017, stipulating that the majority of members must be elected by the Grand National Assembly of Türkiye. Regarding the disciplinary measures concerning the judges involved in the first judgment, this case was investigated upon the calls from the public to look into the details of the case. And for seven hearings, the judges considered available evidence sufficient but only decided at the last hearing that it was not. And in the same investigation, based on the witness statements and his own qualified admissions, the judge G.M.P. expressed his opinion about the pre-judgment. So he said what he was going to deliver as a judgment in this case, and this raised concerns about his procedural impartiality and whether he conducted his services in a consistent and diligent manner. But there is no result from those measures. He is still a judge, an acting judge, and there were no punishment or any other sanction imposed upon these judges. And there are no criminal proceedings which have been initiated against the members of the Constitutional Court, but I can tell you something more in the nature of a general remark. After we introduced in 2010 this individual application, and the Turkish court has become a sort of Turkish Strasbourg, if you like. You know, since the 19th century we have the Conseil d'État, adopted from the French model, and the Court of Cassation again from the French. And you know, until that time we didn't have this review mechanism. And who has the final say about the criminal outcome? We have this grappling, I think, which would be resolved in time, but it's not an easy case because even in those countries like Germany, where they since longer established individual complaint mechanism, there are criticisms of this supervisory instance, etc. And the same discussions have been imported into the Turkish legal system. It might sound chaotic, but no mala fide can be deduced from that. One should not deduce mala fide from that. It is imperfect. Regarding Article 5 § 1(a), the Government considers that the relevant period for the applicant's complaint should be regarded as a 15-month period between 9 June 2022, the date on which the applicant lodged an individual application before the Constitutional Court, and 28 September 2023, the date on which his conviction was finalised. We consider the 15-month period elapsed before the Constitutional Court should be considered, and it is reasonable. So, if I'm not mistaken, I have tried to respond to all questions, but for the sake of completeness, we can furnish the Court with further written answers. Thank you. - Thank you. I now call Mr Leach, Ms Çalı for the applicant's side. ---- Thank you, Mr President. I will first respond to some of the judges' questions and then, with your permission, I will hand the floor to Professor Çalı. To Judge Bårdsen, your question about priority policy was aimed at the Government, just to underline the fact that Mr Kavala did invoke the priority policy at the Constitutional Court but to no avail. You then also raised the question about Article 5 § 1(a), which the Government has responded to — flagrant denial of justice. So we have just to be absolutely clear, we've very clearly pleaded a violation of Article 5 § 1 from the outset, and the 15-month period that the Government refers to is too long, that's our case, but the period extends beyond that, we say, because the conviction does amount to a flagrant denial of justice. You heard some of the definition from the UK case that the Government mentioned, and he was right to say it's a stringent test — of course it's a stringent test — and that it goes beyond mere irregularities, that's of course true; both of those are applicable to Mr Kavala's case. It was most recently — the flagrant denial of justice test was most recently defined, as far as I'm aware, just a month ago in the Navalny (No. 4) case, where again the Court there said at § 134: "A breach of Article 6 which is so fundamental as to amount to the nullification or destruction of the very essence of the right." That was the way in which the Court defined it, and they gave some examples, one of which was a summary trial conducted with a total disregard for the rights of the defence. That we say is very obviously applicable to Mr Kavala's case, given not only the 2019 judgment but also the 2022 judgment, the statement in 2022 by the Grand Chamber that the actions of the authorities vitiate any actions in proceedings in relation to either the Gezi events or the attempted coup, and we say there has been a violation of Article 6 taken together with Article 18 in this case. Then, if I could go on to the question from Judge Yüksel. We were asked why no new application was introduced to this Court after the December 2020 Constitutional Court judgment — why was no application brought at that stage? Well, it's Mr Kavala's arbitrary and unlawful detention — it is a continuing violation of Article 5, and therefore the time limit for lodging in Strasbourg has never started, even today. Of course, the Government say we're lodging in 2024, we're still far too long — a point that we have clearly rejected. To Judge Kučs, your question about Article 5 and the issue of execution and whether the Court should be able to look at that. So again, to be absolutely clear, this case is about the new and ongoing violations since the Court's 2019 judgment. There's an ongoing violation of Article 5 and new violations in relation to Article 6 and other provisions that we've referred to. But you ask about the issue — so this isn't, as we've said very clearly, I think, a case about the implementation of that earlier 2019 judgment, but of course, as we've said, the findings of both the 2019 judgment and the 2022 judgment are essential context to this case, as also the Commissioner for Human Rights has said today. We have referred in our written pleadings to comparable examples in some of the Russian cases where the Court has had to look again. So the Chechen cases of Isayeva, Abuyeva and Abakarova, and the Court looks again — so there's a comparison there because it looks again at the same violation in successive decisions relating to different applicants. And the Court says very clearly that we need to go beyond the previous decisions — there should be additional consequences to the Government's non-compliance. They say in Abakarova (2015) it "demands actions over and above the previous judgment." So that's one of the reasons why we say, in addition to calling for his release, which the Court has already ordered, directed several years ago, that is also why we request a specific provision for his acquittal or nullification of his conviction. And there is ample case law at the Inter-American Court of Human Rights in which the Inter-American Court has done just that. And we can provide the Court with those cases if that's of use. Then in relation to the question from Judge — I'm going to leave that to Professor Çalı. I have one other point before I hand over, which is in response to what the applicants have said in relation to Article 18 and Article 7. So we have pleaded Article 18 in conjunction with Articles 5, 6, 7, 10 and 11. Now in relation to the application of Article 18 with Articles 6 and 7, there's been some uncertainty on that. We now know, of course, from the Ukraine v. Russia, recent Crimean Grand Chamber judgment that Article 18 applies to Article 6. But they do say, which we have dealt with, that Article 18 doesn't apply to Article 7 in that case. And we do ask this Grand Chamber to look again at that point in the particular context of this case. It's dealt with in that case — it's an inter-State case, of course, about the Russian occupation of Ukraine — it's a very, very different context. And its actual Article 18 and Article 7 point is dealt with within two sentences. The reasoning is that Article 18 shouldn't apply to Article 7 because it's non-derogable. It seems to us that that doesn't necessarily follow. And in this case, it follows on from the application of Article 18 with Articles 5 and 6 — so the pretrial circumstances and the conviction circumstances. If you take a holistic interpretation to the Convention, it seems to us only logical and right that Article 18 should also apply to Article 7 and not to preclude that possibility. In this particular case, we say that Articles 309 and 312 of the Criminal Code were deliberately applied to Mr Kavala to silence and punish and target him. So in that context, we do ask you to look again, to apply Article 18 to Article 7, and to find a violation. Mr President, with that, I will, with your permission, hand the floor to Professor Çalı. Thank you. - So I now call Professor Çalı just for the next step of your reply. Thank you. --- Thank you, Mr President. Let me just carry on answering some of the questions that we've received from the judges. One of these questions was about whether there was any effective remedy in relation to Article 3 concerning the review of aggravated life imprisonment. Now, to our knowledge, there is no Constitutional Court case law that would make the Constitutional Court an effective remedy in relation to that very specific question. We're not aware of it. We're aware of the Tekin and Baysal decision of this Court, which suggested that it may be, but as it was also underlined, there is no case law that we would be able to show that this has actually been an effective remedy. But in any case, as we have pleaded before this Court, there are exceptional circumstances as to the effectiveness of all domestic remedies as they apply to the Constitutional Court in this case. And I'd like to underline that we're talking about the circumstances we've outlined in relation to this case. So we would say that in any case, it would not be possible to assume that there will be a remedy, both because there's no evidence of it, but secondly, because of the special circumstances in this case. Now secondly, we also would like to point the Court to its recent judgment in Boltan v. Türkiye in 2019, which is a violation judgment exactly on the same grounds. And in this case, the applicant did not exhaust the domestic remedy before the Constitutional Court, and this was not contested by the Government in these proceedings, which this Court clearly underlined which was the case. In our submissions, we were guided by Boltan, which is the latest decision of this Court of 2019 in relation to this case. Now Judge Mercer was asking about the procedures before the Turkish Constitutional Court, and I understand that the question concerned the October application and not the June application of 2022. Before I come to that, I'd like to underline that we have learned also ourselves from the Government's submissions that Mr Kavala's third application, which was lodged in June 2022, was suspended on 25 July 2023, which is a few weeks after the infringement judgment of this Court. Now all of the proceedings in that first application were completely completed, and that case, as we were informed by the Government's submissions, is suspended, and I'm not aware of the procedural explanations as to why that may be the case, and we were not informed about that. In relation to the fourth application, every single submission stage, the replies by the Government, all of this have been completed months and months ago, so the only procedure that's remaining is the delivery of judgment. But I must underline that this is the only procedure remaining for the third application from June 2022, as well as the fourth application from October 2023. I think this concludes our answers to the questions. Of course, we're very happy to answer any questions that may need further clarification. Let me also refer to our detailed submissions to this Court, both in November of last year and also February of this year, where we have detailed quite a lot of the issues. But let me just underline a few things in response to the Government's submissions. Now one of the points that was raised was in relation to the fourth instance doctrine, which this Court is very familiar with, as well as many other courts in Europe and on this planet. And of course, the question of the review of evidence comes in a very special way before constitutional courts as well as before the European Court of Human Rights. In order to assess whether the Convention rights are protected, this Court and any other court in the Council of Europe Member States, any other apex court, must examine the relevance and sufficiency of the evidence in the light of the standards that are set by this Convention. And I think that this is the task of the Court to do so, and this is not an ultra vires act of looking into any fact-finding, but it's the review of the relevance and sufficiency of evidence, be it for Article 5, Article 6, Article 7, and so on. So in this regard, we must underline that this type of argument that the evidence cannot be reviewed has also been used by the Court of Cassation, who initiated a criminal complaint about nine judges of the Turkish Constitutional Court, precisely on this point, that they were looking at the relevance and sufficiency of the evidence, and this was made a basis of a criminal complaint by the Court of Cassation against the Constitutional Court of a country, which speaks to our earlier submissions on the effectiveness of these remedies. Now, a second point that came up was on the principle of subsidiarity, a very important principle of the European Court of Human Rights, which is also obviously in the preamble of this Convention. Now, there are a lot of very important pronouncements on what the principle of subsidiarity is. I'm usually very much impressed by paragraph 189 in Savran v. Denmark, the decision of the Grand Chamber, which I think very clearly explains the meaning and application of proportionality, where in this paragraph, of course, this Court says that this requires "an independent and impartial court to have carefully examined the facts, applying the relevant human rights standards consistently with the Convention, and adequately weighed up the applicant's personal interest against the more general public interest in a case." So these are the qualifiers which were established in very clear, crystal terms about what it means when we value, cherish, and respect subsidiarity. Similarly, in Z.K. v. Turkey, this Court has underlined that there are three very important considerations about the applicability of the principle of subsidiarity in relation to Article 35 of the Convention. So the first test this Court has established is whether the Constitutional Court's decisions have a binding nature. We have argued that in this case, this is not the case — it's highly suspect. On three occasions, the binding nature of the Constitutional Court judgments in relation to Gezi Park protests were denied by lower instance courts and on two occasions by the Court of Cassation. Test number two is whether the individual claiming to be a victim is testing the limits of the protection provided by the remedy before the Constitutional Court. Mr Kavala has lodged four complaints before the Turkish Constitutional Court. Two of them were unsuccessful and two of them have still not yet been decided, and he's unlawfully incarcerated now for eight years and five months. And number three, the final test is that this Court reserves the right to examine the consistency of the Constitutional Court's case law with its own and its assessment under Article 35. Now, the Constitutional Court did not provide a remedy in the first judgment. In the second judgment, it had the opportunity to review and take into account the findings of the European Court of 2019, and it did not do so. In the judgment that came out as an eight to seven, the majority of the judges did not take into account the case law of this Court, and this was acutely underlined by the dissenting judges, which during the infringement proceedings the Grand Chamber also underlined in a very systematic fashion. Now, just two additional points that I'd like to raise. One of them is the characterisation or the description of the facts and the contestation around what the facts are. Was this a protest? Was it an insurrection? Now, we have used official reports by the Turkish Human Rights Institution, which is an interstate, intergovernmental human rights institution, which we have annexed to our submissions as to the establishment of facts. So, we are relying on the report of the governmental human rights body in relation to the Gezi Park events. In addition, we have also made use of the report of the High Commissioner for Human Rights, who had done country visits and reported on them. So, in our submissions, we are guided by these two fact-finding reports that were established by a governmental body and the Council of Europe High Commissioner. The second relation in relation to the facts is there was a lot of mention of material and financial support in relation to the criminalisation of Mr Kavala. And with the domestic lawyers who have been following this trial for the past eight years, we've gone through this information once again. And here, what is also mentioned in the Court of Cassation judgment as material and financial support are 20 sandwiches, 20 COVID face masks — I shall correct, not gas masks — these are face masks that we all have worn, and the number of these is 20, and they were bought from a pharmacy. 20 poğaça, these are cheese pastries, they're very nice. One foldable plastic table and one loudspeaker that went into the park when people were protesting in the park. I must underline that Osman Kavala's office is at this park. So this is his workplace, and when these protests, environmental protests to stop the building of a shopping centre in the only park in that square started, this is what he has said that he could do. And the amount — the inflation in Turkey is very high, so I will get this wrong — at that time it was 670 lira. We think this is, and I may be wrong, I apologise for that, this could be about 300 euros or less. This is the material that is in the Court of Cassation judgment and was repeated here that was provided by Mr Kavala. In relation to money transfers to his not-for-profit organisation Anadolu Kültür, and this is also constantly repeated in the Court of Cassation judgment as you may have seen, this organisation has been vetted regularly and continuously, also very recently during these whole proceedings, and had a clear report from the Ministry of Trade that there was no irregularity in its finances, in its books and papers. And we have also submitted that to you as an annex of the most recent vetting of this, which has happened prior to the Court of Cassation's judgment. So this knowledge was publicly available of the vetting of that information. Now finally, there are these recordings, the tapes that he was speaking to people on the phone organising activities. It is incredibly crucial that Mr Kavala never had a chance to listen to these recordings. He was not able to evaluate the evidentiary value of any of these conversations that he had, and in effect we are talking about his conversations with ten people in total within a space of a few weeks. And this was requested throughout the whole trial, that he'd like to listen to what was recorded, and he wanted to challenge whether the meaning of these terms — because meanings are attributed — he said this and he said that. And throughout this trial he was not given an opportunity to actually challenge and question and examine these recordings that are now in front of you as transcripts after transcripts. None of this has been reviewed under the equality of arms principle throughout the trial. And I think this is another additional factor of the serious breach of Article 6 in this case. And of course, there has been a long discussion in the domestic courts that these were unlawfully acquired wiretappings, and this issue also has been raised and has not been answered in the Court of Cassation judgments. We do not have any information about the three judges who released and acquitted Mr Kavala. The reports and the disciplinary investigations of the High Council of Judges and Prosecutors are private, and we were not provided that information. So we will not be able to comment on what happened to those judges, how they were investigated, what they were accused, what kind of disciplinary conduct. None of this information is something we can verify, we can read or we are able to comment on. We are not able to have access to that information. Thank you. At this stage, I want to see if some judges wish to have clarifications of the answers which were given by the parties’ representatives. Judge Chanturia. Yes please. -- Thank you Mr President. For clarification, if I correctly understood from the Government’s representative, there were no specific reasons justifying the suspension of the proceedings? [Mr Bozbayındır] -- Can you repeat the question? [Judge Chanturia] – So I ask whether there were reasons to justifying such duration of the proceedings. There are two applications still pending. And my question is, so if I correctly understood, that there were no specific reasons justify the suspension of the proceedings? [Mr Bozbayındır asking to the colleagues] – Is there a suspension of proceedings? There is no publicly disclosed reason for that but I can… -- Judge Ktistakis, as a follow-up to the given answers, not another… [Judge Ktistakis] – Of course. My follow-up is to the question raised by colleague Kučs. And I want to give the opportunity to the Government to clarify the following: Are the criminal proceedings against the nine members of the Constitutional Court still pending today? Thanks. [Mr Bozbayındır] – There were no such proceedings I have told. But we can furnish you with the detailed information. [Talking to his colleague] No, there is no such criminal investigation against the judges of the Constitutional Court. I think… It would be a misunderstanding. But we can provide the detailed information if you’d like, in written form. Cause I am not aware of such information. [President] – Ok. I would like to make a point. Both parties, if they wish to do so, and it has been requested by the Government, will have the possibility to provide written observations within two weeks. Any kind of precisions, clarifications and further elaborations of your answers. For both parties. Within two weeks. Any other request for the clarification of whatever. Well, we have now come to the end of the public hearing. I thank once again the parties for their submissions, for their answers to the Court's questions. And the Court will now deliberate on the admissibility and the merits of the case. The judgment will be delivered at a later stage, and the parties will be informed of the date of the delivery. And having said that, I declare the public hearing closed.25 Mart 2026 tarihli "Kavala v. Türkiye" AİHM Büyük Daire duruşmasının tam metni
DURUŞMANIN AÇILMASI
USULE İLİŞKİN SÜREÇ
TARAFLARIN TEMSİLİ
HÜKÜMETİN BEYANLARI
Abdullah Aydın, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı
HÜKÜMETİN BEYANLARI
Prof. Dr. Ali Emrah Bozbayındır, Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı
BAŞVURUCUNUN BEYANLARI
Prof. Philip Leach, Osman Kavala’nın hukuki temsilcisi
BAŞVURUCUNUN BEYANLARI
Prof. Başak Çalı, Osman Kavala’nın hukuki temsilcisi
İNSAN HAKLARI KOMİSERİ’NİN BEYANLARI
Michael O’Flaherty, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri
MAHKEME’NİN SORULARI
---
Yargı. Bårdsen, Vice-President of the Court
Judge Yüksel
Judge Kučs
Judge Chanturia
Judge Mercer
INTERMISSION
REPLIES OF THE PARTIES
---
Reply by Government, Dr. Ali Emrah Bozbayındır, Dean of Boğaziçi University Faculty of Law
Professor Philip Leach, Legal Representative for Osman Kavala
Professor Başak Çalı, Legal Representative for Osman Kavala
CLOSING OF THE HEARING


