25 Mart 2026 tarihli "Kavala/Türkiye" AİHM Büyük Daire duruşmasının tam metni
25 Mart 2026 tarihinde Strazburg'da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi'nde görülen "Kavala/Türkiye" davasına ilişkin duruşmanın tam metninin Türkçeye çevirisi aşağıda sunulmaktadır. İçerik, duruşmanın akışını ve tarafların beyanlarını olduğu gibi yansıtmak amacıyla herhangi bir editoryal müdahaleye tabi tutulmamış; akışın daha iyi anlaşılması için ara başlıklarla desteklenmiştir.
Aşağıda deşifresinin çevirisi paylaşılan duruşmanın kaydına erişmek için tıklayınız.
Duruşmanın orijinal dili olan İngilizce deşifresi için tıklayınız.
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
Kavala/Türkiye Davası
25 Mart 2026 tarihli Büyük Daire Zabıtları*
08.06.2026
DURUŞMANIN AÇILMASI
[Mahkeme Başkanı]
Lütfen yerlerinize oturunuz.
Kavala/Türkiye davasının kabul edilebilirlik ve esasına ilişkin aleni duruşmayı başlatıyorum.
USULE İLİŞKİN SÜREÇ
Mahkeme’ye yapılan başvuru, 18 Ocak 2024 tarihinde Türk vatandaşı Sayın Kavala tarafından yapılmıştır. Başvuru, Mahkeme İçtüzüğü’nün 42(1). maddesi uyarınca Mahkeme’nin İkinci Bölümü’ne tevzi edilmiştir. Başvuru, 21 Mart 2024 tarihinde Hükümete bildirilmiştir. 16 Aralık 2025 tarihinde Daire, kendi yargılama yetkisinden Büyük Daire lehine feragat edilmesine karar vermiştir.
Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, Sözleşme’nin 36(3). maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 44(2). maddesi uyarınca yazılı görüş sunmak ve duruşmaya katılmak suretiyle yargılamaya müdahil olma hakkını kullanmıştır. Daire önündeki yargılama sırasında, aralarında Turkey Human Rights Litigation Support Project (Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi), Human Rights Watch (İnsan Hakları İzleme Örgütü), International Commission of Jurists (Uluslararası Hukukçular Komisyonu), Clooney Foundation for Justice (Clooney Adalet Vakfı), University of Amsterdam Fair Trials Clinic (Amsterdam Üniversitesi Adil Yargılama Kliniği), TrialWatch, Türkiye Barolar Birliği, REDRESS ve İfade Özgürlüğü Derneği’nin yer aldığı birçok sivil toplum kuruluşunun yanı sıra Profesör Sunter’e de İçtüzüğün 44(3). maddesi uyarınca yazılı görüş sunma yetkisi tanınmıştır. Bu yetki Büyük Daire huzurundaki yargılama bakımından da sürdürülmüştür.
Ayrıca, 3 Şubat 2026 tarihinde, aşağıdaki yedi kuruluşa yargılamaya üçüncü taraf sıfatıyla müdahil olma yetkisi tanıdım: European Criminal Bar Association (Avrupa Ceza Avukatları Birliği), Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği, İnsan Hakları Ortak Platformu, European Association of Judges (Avrupa Yargıçlar Birliği), Association of European Administrative Judges (Avrupa İdari Yargıçlar Birliği), Judges for Justice (Adalet Peşinde Yargıçlar) ve European Magistrates for Democracy and Freedoms (Demokrasi ve Özgürlükler için Avrupalı Yargıçlar).
TARAFLARIN TEMSİLİ
Davalı Hükümet, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Sayın Aydın tarafından eş-temsilci sıfatıyla temsil edilmektedir. Kendisine ekibinin üyeleri ile çeşitli danışmanlar eşlik etmektedir.
Başvurucu, Profesör Leach ve Profesör Çalı tarafından temsil edilmekte olup kendilerine çeşitli danışmanlar eşlik etmektedir.
İnsan Hakları Komiseri bizzat, Sayın Michael O’Flaherty tarafından temsil edilmekte olup kendisine ekibinin üyeleri eşlik etmektedir.
Mahkeme adına taraf temsilcilerine hoş geldiniz diyorum.
Hükümet temsilcileri, başvurucu temsilcileri ve İnsan Hakları Komiseri ile istişare ettikten sonra söz sırasını aşağıdaki şekilde belirledim. İlk olarak Sayın Aydın söz alacak; ardından Hükümet adına Profesör Bozbayındır yaklaşık 32 dakika süreyle konuşacak. Daha sonra başvurucu adına önce Profesör Leach, ardından Profesör Çalı aynı süreyle söz alacak. Son olarak İnsan Hakları Komiseri Sayın O’Flaherty konuşacak.
Sayın Aydın’ı kürsüye davet ediyorum.
HÜKÜMET BEYANLARI
Abdullah Aydın, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı
Sayın Başkan, Büyük Daire’nin saygıdeğer yargıçları, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti adına huzurunuzda konuşmak benim için büyük bir onurdur.
Sözlerime başlamadan önce, Daire’ye ve Büyük Daire’ye sunmuş olduğumuz yazılı görüşleri tekrar ettiğimizi belirtmek isteriz.
Her şeyden önce şunu belirtmek isterim ki, somut davaya konu şikâyetlere ilişkin iki ayrı bireysel başvuru halihazırda Anayasa Mahkemesi önünde derdest durumdadır. Mahkeme, 13 yıldan beri Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunu (telafi edici) etkili bir iç hukuk yolu[i] olarak kabul etmektedir. Başvurucu, Büyük Daire’yi bu yerleşik içtihattan ayrılmaya davet etmektedir. Böyle bir talep, ikna edici kanıtlar gerektirir. Ne var ki başvurucu, farklı maddi olgulardan kaynaklanan farklı hukuki meselelerden hareketle Anayasa Mahkemesi’nin etkisiz olduğu sonucuna varmaya çalışmaktadır.
Bununla birlikte, rakamlar açık ve nettir. Anayasa Mahkemesi’nin bugüne kadar ihlal tespit ettiği 4876 kararın 4868’i tümüyle yerine getirilmiş bulunmaktadır. Ayrıca, Anayasa Mahkemesi’ne yapılan ilk başvuru 9 Haziran 2022 tarihinde yapılmıştır. Mahkûmiyet sonrasında ileri sürülen şikâyetlere ilişkin ikinci başvuru ise 24 Ekim 2023 tarihinde yapılmıştır. Yani bu başvuru, Mahkemenize 18 Ocak 2024 tarihinde sunulan başvurunun tarihinden üç aydan daha kısa bir süre önce yapılmıştır.
Bu kadar kısa bir süre zarfından hareket ederek, Anayasa Mahkemesi’nin mahkûmiyet sonrası tüm şikâyetler bakımından etkisiz bir başvuru yolu olduğunu ileri sürmek son derece zayıf bir mesnede dayanmaktadır. Sözleşme’de ve Mahkeme’nin yerleşik içtihadında istikrarlı biçimde vurgulandığı üzere, Sözleşme sistemi ikincillik ilkesi üzerine kuruludur. Mahkeme’nin, Anayasa Mahkemesi önündeki yargılama halen derdestken mevcut davayı incelemesi, ikincillik ilkesini zedeleyecektir. Ayrıca başvurucu, Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikâyetlerini Bakanlar Komitesi huzurundaki icra sürecinde de dile getirmiştir. Bakanlar Komitesi halihazırda Mahkeme’nin önceki kararlarının icrasını denetlemektedir. Sözleşme sistemi, Bakanlar Komitesi ile Mahkeme önünde aynı meselenin eşzamanlı olarak incelenmesini öngörmemiştir. Bu tür paralel süreçler, Sözleşme sisteminin kurumsal dengesini sarsma riski taşımakta olup çelişkili değerlendirmelere yol açabilir. Mahkeme’nin mevcut başvuruyu kabul edilemez ilan etmesi, Sözleşme sistemiyle en uyumlu çözüm olacaktır.
Sayın Başkan, Mahkeme’nin saygıdeğer üyeleri, bu dava demokratik bir toplumda olağan addedilen barışçıl protestolarla ilgili değildir. Aksine, bu dava, şiddet olaylarının patlak vermesinden çok önce planlanmış, belirli bir strateji doğrultusunda adım adım hayata geçirilmiş ve meşru hükümeti hedef alan bir girişimi konu edinmektedir. Ulusal mahkemelerce yapılan ayrıntılı değerlendirmeler, Gezi ayaklanmasının arka planını anlamak bakımından önemli bir bağlam sunmaktadır. 2000’li yılların başından itibaren, Türkiye’nin komşu bölgelerinde hükümetleri hedef alan birtakım ayaklanma hareketleri ortaya çıkmıştır. Bunlar, sivil toplum görünümü altında faaliyet gösteren ağlar ve örgütlü gruplar tarafından uygulanan belirli yöntemler çerçevesinde şekillendirilmiştir. Söz konusu kararlarda, aynı yöntemlerin Arap Baharı sırasında da kullanıldığı kaydedilmiştir. Bazı ülkelerde bu yöntemler, iç savaşa yol açan gelişmelerin zeminini hazırlamıştır. Bazılarında ise kanlı iktidar değişiklikleriyle sonuçlanmıştır.
Gezi ayaklanması ulusal mahkemeler tarafından şiddet içeren isyan hareketlerinin bir tezahürü olarak değerlendirilmiştir. Demokratik yollarla seçilmiş hükümetin işleyişini engellemeyi ve hükümeti devirmeyi amaçlıyor olarak tanımlanmıştır. Gerçekten de Gezi ayaklanması, 2011 yılından beri hazırlanan, sosyal medya üzerinden örgütlenen ve planlı biçimde hayata geçirilen bir süreçtir. Gezi Parkı sırf bu amaca ulaşmak için bahane olarak kullanılmıştır. Ayaklanmanın bu bağlam ve bu arka plan içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir.
2013 yılında durum yaygın şiddet olaylarına dönüşmüştür. Dört ay boyunca, özellikle İstanbul’un merkezinde ve ülke genelinde, masum insanların hayatını, bedensel bütünlüğünü ve malvarlığını tehdit eden şiddetli bir ayaklanma yaşanmıştır. Gezi ayaklanması sırasında 280 işyeri, 259 araç, 103 polis aracı, bazı karakollar ve çok sayıda kamu binası zarar görmüştür. Başbakanlık Çalışma Ofisi hedef alınmıştır. On iki siyasi parti binası ile kamu altyapısına ait çok sayıda unsur tahrip edilmiştir. Sekiz sivil ve iki polis memuru hayatını kaybetmiş, 9 binden fazla kişi yaralanmıştır. Bu rakamlar, söz konusu olayların demokratik bir toplumda olağan addedilen barışçıl protesto sınırlarını çoktan aştığını açıkça göstermektedir.
Sayın Başkan, Mahkeme’nin saygıdeğer üyeleri, ulusal mahkemelerin ayrıntılı tespitleri, olayların başta Taksim Dayanışması olmak üzere belirli kişi ve örgütler tarafından yönlendirilen bir süreç olduğunu da gözler önüne sermektedir. Bu yapılar kalabalıkları yönlendirmiş, sosyal medya üzerinden manipüle etmiş, protestoların ülke geneline yayılmasını ve çeşitli terör örgütlerinin olaylara dahil olmasını kolaylaştırmıştır. Bu yapıların yönlendirici rolü, şiddet eylemlerinin yoğun biçimde yaşandığı bir dönemde bu yapılar tarafından yayımlanan bir basın açıklamasından da açıkça anlaşılmaktadır. Başbakanlık Çalışma Ofisi’nin hedef alınmasının ertesi günü yapılan açıklamada şu ifadelere yer verilmiştir: “Sokakta birleştik, sokakta kazanacağız. Sokakta birleştik, gücümüzü gördük, gücümüzü gördünüz. Biliyoruz, sokakta kazanacağız.”
Ulusal mahkemelerin tespitlerine göre başvurucu, Gezi ayaklanmasında merkezi bir rol üstlenmiştir. Başvurucu, Taksim Dayanışması yetkilileri tarafından protestoların seyri hakkında mütemadiyen bilgilendirilmiştir. Yeni gelişmeler karşısında nasıl bir tutum alınacağı hususunda mütemadiyen talimatına başvurulmuştur. Başvurucu ayrıca, Gezi ayaklanmasına ilişkin olarak uluslararası kamuoyuna yönelik anlatının belirlenip şekillendirilmesinde de kilit bir rol oynamıştır. Dava dosyasındaki somut deliller ışığında, başvurucunun rolünün sivil toplum faaliyeti olarak sınıflandırılması olayların gerçek niteliğini yansıtmayacaktır. Başvurucu, ulusal mahkemelerin kapsamlı tespitlerini göz ardı ederek, karmaşık ve şiddet içeren bir süreci dar ve eksik bir çerçeveye indirgemektedir. Bu nedenledir ki somut başvurunun, yerleşik maddi ve hukuki çerçeve ışığında ve ikincillik ilkesi uyarınca incelenmesi gerekmektedir.
Sonuç olarak, Mahkeme’nin somut başvuruyu ulusal mahkemelerce değerlendirilen bağlam içinde incelemesi halinde, olayların gerçekliğiyle uyumlu bir sonuca ulaşacağı kanaatindeyiz.
Şimdi Sayın Bozbayındır’a söz verilmesini rica ediyorum.
- Açıklamalarınız için çok teşekkürler. Sayın Bozbayındır, lütfen buyurun.
[i] İngilizce hukuk dilinde hatalı karar veya uygulamanın düzeltilmesi anlamındaki ‘remedy’ kavramı dilimizde ‘etkili hukuk yolu’ olarak ifade edilmektedir. Büyük Daire oturumunda bu işlev tartışıldığı için bu çeviride bu ifadenin başına ‘telafi edici’ ibaresini ekledik.
HÜKÜMET BEYANLARI
Prof. Dr. Ali Emrah Bozbayındır, Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı
Sayın Başkan, Mahkeme’nin saygıdeğer yargıçları, demokrasi, doğası gereği kırılgandır ve bu nedenle korunması gerekir. Demokratik düzeni ciddi tehditlere, özellikle de ulusun yaşamına yönelik tehditlere karşı korumak devletlerin sadece hakkı değil, aynı zamanda vazifesidir.
Devletin demokratik kurumları ve kamu düzenini koruduğu hukuki araçlardan birisi olan Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi bu meşru amacı yansıtmaktadır. Bir teşebbüsün varlığını gerektiren 312. madde, devleti korumaya yönelik klasik bir ceza hukuku hükmüdür. Bu hüküm, Devlet’in bizatihi varlığını ve seçmen iradesinin somutlaştığı anayasal bir organ olarak yürütmenin kurumsal bütünlüğünü koruma altına almaktadır. Bu bakımdan, özellikle şiddet içeren bir ayaklanma hareketinin planlayıcılarının hesap vermesinin sağlanması, vatandaşların yaşamının, bedensel bütünlüğünün ve malvarlığının geniş ölçekli şiddet olaylarına karşı etkili biçimde korunması bakımından elzem bir nitelik taşımaktadır. Nitekim, Devlet makamlarının ortadan kaldırıldığı durumlarda, vatandaşların parlamenter ve seçim hakları fiilen anlamsız hale gelmekte ve bunun sonucunda demokratik toplum yıkıma uğramaktadır.
Benzer işlev gösteren hükümler Avrupa genelinde de mevcuttur; İspanya Ceza Kanunu’ndaki isyan suçu (472. madde), Alman hukukundaki Hochverrat[i] (81.bölüm) ve Fransız hukukunda ayaklanma hareketleri ile bunlarla bağlantılı suçları cezalandıran 412(3) vd. maddelerde yer alan düzenlemeler gibi. Bu suçlar, anayasal düzene yönelik tehditler maddi varlık kazanmadan önce, Devletin bunları önleyebilmesine imkân sağlayacak şekilde erkenden harekete geçebilmesi amacıyla tasarlanmaktadır. Bu bağlamda, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi [nin konusu da] Avrupa’daki muadilleri gibi kolektif bir suçtur. Yani bu suç, adam öldürme veya hırsızlık gibi bireysel suçlardan farklı şekilde ele alınmalı, analiz edilmelidir. Bunlar, somut olayda olduğu gibi, çok sayıda fiilin birleşmesi ve birden fazla failin dahli ve karşılıklı etkileşimi yoluyla işlenen kolektif suçtur. Bu suç teşebbüs aşamasında tamamlanmış sayılır.
Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi, hükümeti ortadan kaldırmaya yönelik teşebbüsleri ve önemli olarak hükümetin görevlerini tamamen veya kısmen yerine getirmesini engellemeye yönelik her türlü teşebbüsü suç saymaktadır. Bu bir tehlike suçudur. Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi, hükümeti devirmeye yönelik cebir içeren fiiller başlatıldığında uygulanır. Amacın gerçekleşmiş olması mantıken gerekli değildir; zira bu tür suçlarda, şayet suçun tamamlanmasında başarıya ulaşılmışsa, muhtemelen artık bu suçu yargılayacak bir hâkim de kalmayacaktır. Dolayısıyla icraatın başlatılmış olması yeterlidir. Bu nedenledir ki, Devlet’in direncini korumuş olması cezai sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Bu bağlamda, Sayın Aydın tarafından da vurgulandığı üzere, Gezi protestoları bir ayaklanma hareketi oluşturmaktadır. Haziran 2013 olaylarının en yoğun yaşandığı dönemde, bu davanın başat bir aktörü olan Taksim Dayanışması, ülkeyi bir “yangın yeri” olarak nitelendirmiş ve protestoları belirleyici bir güç olarak sunarak Devlet’in güvenirliğinin aşınmakta olduğunu ve bunun yalnızca bir başlangıç olduğunu ileri sürmüştür. Bu açıklamalar, şiddeti meşrulaştırmayı amaçlamış ve hem kamuoyuna hem de yetkililere, Devlet otoritesini zayıflatmaya yönelik teşebbüslerin yeterince örgütlü hale geldiği ve sürmesinin muhtemel olduğu yönünde mesaj vermiştir.
Ayrıca belirtmek gerekir ki, Gezi’nin bağlamı ve arka planına ilişkin Yargıtay kararında da ayrıntılı biçimde açıklandığı üzere, birtakım hazırlık faaliyetleri şiddet içeren ayaklanma hareketlerinden çok önce, 2011 yılından beri yürütülmekteydi. Nitekim bu tür suçlarda önemli olan, fiillerin işlendiği sıradaki siyasi ve toplumsal bağlam ile hedef alınan nesnenin önemini dikkate alan, olaya özgü bir değerlendirme yapılmasıdır.
Sayın Başkan, Mahkeme’nin saygıdeğer yargıçları, şimdi bu davadaki başlıca çekişme noktalarından birine, yani kanunilik incelemesinin nasıl yapılması gerektiği meselesine gelmek istiyoruz. Başvurucunun yaklaşımı, Ceza Kanunu’nun genel hükümlerini tamamen göz ardı ettiği için, kanuniliğin kapsamına ilişkin temel bir hata içermektedir. Başvurucu şu iddiada bulunmaktadır, alıntılıyorum: “Ulusal mahkemelerin atıf yaptığı deliller arasında, kendisinin cebir veya şiddet kullanımına başvurduğunu ortaya koyan en ufak bir delil bulunmamaktadır.” Bu factum probandumun[ii] yanlış nitelendirilmesidir.
Başvurucunun yaklaşımının temelindeki iddia şu şekilde özetlenebilir: “Kendisi herhangi bir şiddet eyleminde bulunmadıysa, beraat ettirilmelidir.” Ne var ki başvurucu, şiddet eylemlerini bizzat işlediği için değil, Türk Ceza Kanunu’nun 37. maddesi ile bağlantılı olarak suçun müşterek faili sıfatıyla mahkûm edilmiştir. Ulusal mahkemeler, başvurucuyu, “ayaklanma hareketinin organizasyon, planlama ve liderlik konumunda yer alması” nedeniyle diğer sanıklarla birlikte müşterek fail olarak mahkûm etmiştir. Dolayısıyla başvurucunun fiilleri ve rolü, “şiddet ve cebir içeren kolektif ayaklanma eylemi bağlamında değerlendirilmiştir.” Doğrudan Yargıtay kararının 63. sayfasından alıntı yaptım.
Nitekim Devlet’e karşı işlenen suçlara ilişkin klasik hukuk doktrini, fiili bizzat icra edenle onu yöneten arasında uzun zamandır bir ayrım yapar. 1605 tarihli Barut Komplosu olayından beri bu böyledir. Liderlik çekirdeği içerisinde yer alan bir müşterek failin cebre bizzat başvurmuş olması şart değildir. Yani müşterek faillerin şiddet eylemlerini kendilerinin gerçekleştirmesi şart değildir.
Bu noktada önemli bir çalışmaya atıf yapmak istiyorum, Ingraham çığır açıcı çalışmasında[iii] bu spesifik hukuk meselesine dair şu önemli tespitte bulunmaktadır: “Komplolar, isyanlar, ayaklanmalar, casusluk ve sabotaj grup olaylarıdır, bunlar çoğu zaman perde arkasında çalışan ve planın icraasına bizzat iştirak etmeyen birkaç becerikli kişinin ilhamına ve yönlendirmesine ihtiyaç duyar. Şayet hukuk, fiziksel şiddet eylemlerine fiilen girişen kişilerin yakalanması ve cezalandırılmasıyla sınırlı olsaydı, bu liderler cezadan kurtulur ve yeniden komplo kurmak üzere serbest kalırlardı.” Bu isabetli tespitler, mevcut davanın koşullarıyla birebir örtüşmektedir. Nitekim ulusal mahkemeler huzurundaki deliller de, başvurucunun, başkalarınca rehberlik için başvurulan, onlara maddi ve finansal destek sağlayan ve bu faaliyetleri şiddet eylemleri başladıktan sonra da sürdüren bir figür olduğunu ortaya koymaktadır.
Ayrıca, bir ayaklanma hareketine altyapı, finansman ve stratejik yönlendirme sağlayan ve söz konusu hareket şiddet içerikli bir nitelik kazandıktan sonra da bunu sürdüren bir kişinin, sunduğu katkının fiili düzlemdeki şiddet ve cebirle herhangi bir illiyet bağı taşımadığını makul çerçevede ileri süremeyeceği kanaatindeyiz. Önemle belirtmek gerekir ki, bir müşterek failin suça katkısının her bir münferit fiil bakımından nedensellik taşıması gerekmez. Esas olan, müşterek failin katkılarının bir arada bir bütün olarak suçun işlenmesine nedensellik teşkil etmesidir. Bu çerçevede ulusal mahkemeler, başvurucunun müşterek fail olarak işlevsel katkısını ortaya koyan beş unsurlu bir nedensellik zincirini ayrıntılı biçimde tespit etmiş bulunmaktadır.
Birinci unsur, operasyonel çerçevedir. Yargıtay, başvurucunun kendi kurumunda ve sahip olduğu restoran da dahil olmak üzere işyerlerinde diğer sanıklarla yapılan toplantıları koordine ederek operasyonel çerçeve sağladığını tespit etmiş bulunmaktadır.
İkinci unsur, finansman ve lojistik destektir. Başvurucu, protestoculara finansman sağlamış ve güvenlik güçleriyle çatışmaların sürdürülmesi için koruyucu ekipman temin etmiştir.
Üçüncü unsur, medya ve diplomatik koordinasyondur. Başvurucu, olayların barışçıl gösteriler gibi lanse edilmesi amacıyla ulusal ve uluslararası medya ile koordinasyon sağlamış ve toplumsal olaylara müdahale ekipmanlarına ilişkin olarak uluslararası bir ambargo oluşturulması için çaba sarf etmiştir.
Dördüncü unsur, süreklilik arz eden stratejik yönlendirmedir. Dinlenen görüşmeler, olaylar esnasında ön plana çıkan katılımcıların stratejik kararlar konusunda mütemadiyen başvurucuya danıştığını ortaya koymaktadır.
Beşinci unsur, sebep-sonuç ilişkisidir. Ulusal mahkemeler, olaylar sırasında terör örgütleri ile güruh halinde grupların araç olarak kullanıldığını tespit etmiştir.
Kısacası, başvurucunun rolü, şiddet içeren ve devamlılık arz eden kitlesel kargaşanın hükümetin işlevsel kapasitesi üzerinde cebri bir baskı oluşturmasına yol açan koşulları yaratmış bulunmaktadır. Dolayısıyla Hükümet, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin ve ilgili genel hükümlerinin, Sözleşme’nin 7. maddesinde güvence altına alınmış olan nullum crimen sine lege[iv] ilkesini bütünüyle karşıladığı kanaatindedir.
Öte yandan başvurucu, Mahkeme’yi bir temyiz merciine dönüştürmeye çalışmaktadır. Hükümet, Mahkeme’yi bu konuda bilhassa ihtiyatlı davranmaya davet etmektedir. Bir ulusal mahkemeyi şu karar yerine bu kararı vermeye sevk eden olguların Mahkemeniz tarafından bizzat değerlendirme konusu yapılamayacağını vurgulamak isteriz. Aksi takdirde Mahkeme, ilk derece mahkemesi gibi hareket etmiş ve kendi rolüne getirilen sınırları yok saymış olacaktır. Mahkûmiyet olasılığına ilişkin delil meseleleri ile ulusal mahkemelerin 312. maddeyi oluşturan unsurların isabetli şekilde saptanmış olup olmadığını belirlemek amacıyla delillerin yeniden incelenmesi, 7. maddeyi kanunilik güvencesi olmaktan çıkarıp bir yeniden delil değerlendirme aracına dönüştürecektir.
Sayın Başkan, Mahkeme’nin saygıdeğer yargıçları, bu aşamada, başvurucunun delillere ilişkin yaklaşımının da esasen yanıltıcı olduğunu vurgulamak isteriz. Başvurucu her bir fiili yanıtlamakta ve önemsizmiş gibi göstermektedir, oysa bu fiiller birlikte değerlendirildiğinde suçun bir parçasını oluşturmaktadır. Yalnızca Türkiye’de değil, genel olarak ceza yargılaması alanında delil değerlendirmesinin temel ilkelerinden biri, tüm esasa dair olguların birlikte dikkate alınması gereğidir. Hiçbir münferit delil unsuru tek başına değerlendirilmemelidir. Delillerin gerçek ispat değeri ancak diğer tüm koşullar bağlamında ortaya çıkar.
Bu husus, bilhassa somut dava gibi, karmaşık nitelik taşıyan kolektif eylemler açısından önem taşımaktadır; zira bu tür vakalarda deliller bir ağ halinde zamana yayılmakta ve karmaşık olduğunun kabul edilmesi gereken eşgüdümlü bir faaliyeti yansıtmaktadır. Bu gibi durumlarda her zaman sorulması gereken soru şudur: Söz konusu fiiller bir arada ele alındığında, davranışın bütünü neyi ortaya koyuyor? Nitekim, ulusal mahkemeler somut davada başvurucuyu sırf poğaça dağıttığı için mahkûm etmiş değildir. Başvurucu, deliller bir bütün olarak değerlendirildiğinde ve Yargıtay’ın uyguladığı metodoloji uyarınca, ortaya belirgin bir operasyonel yönetim ortaya çıktığı için mahkûm edilmiştir.
Söz konusu poğaçalar şiddet olayları esnasında koordinasyon noktalarında dağıtılmış. Yapılan toplantılar olayları tırmandırmaya yönelik planlama görüşmeleri olmuş. Telefon görüşmelerinde ise diğer müşterek faillere ve bağlantı sağlayan şahıslara talimatlar verilmiştir.
Hükümet, bu beyanlarda dile getirilen hiçbir hususun Sözleşme’nin sağladığı korumanın önemini azaltmayı amaçlamadığını vurgulamak ister. Hayır, böyle bir şey söylüyor değiliz. Ancak bu dava, uluslararası mahkemelerin neden ulusal bir ceza yargılaması işleminin ayrıntılarına girmemesi gerektiğine dair iyi bir örnek oluşturuyor. Zira bir uluslararası mahkeme, söz konusu dava dosyasına ve delillere sahip olmadan, yargılamanın belli bir aşamasında hangi tedbirlerin alınmasının gerekmiş olabileceğini değerlendirmek için olaylara ziyadesiyle uzak bir noktada bulunmaktadır. Özellikle de, ki bunun mevcut dava bakımından çok önemli olduğunu düşünüyorum, başvurucunun şiddete bizzat başvurmuş olması gerektiği varsayımı ulusal bir mahkeme kararının bozulmasına temel teşkil edemez.
Önemle belirtmek gerekir ki, Mahkeme’nin daha önce varmış olduğu tespitlerin,2019 ve belki 2022 yılında verilmiş kararları kastediyorum, ulusal makamları başkaca işlemler tesis etmekten alıkoyduğu sonucu yarattığını varsaymak, Yüksek Sözleşmeci Taraf’a ait ius puniendinin[v] fiilen işbu Mahkeme’ye devredilmesi sonucunu doğurur; ki bu Sözleşme’yi kaleme alanların asla amaçlamış olmadığı bir sonuçtur.
Bu bağlamda Hükümet, başvurucunun ayaklanmadaki rolünü ortaya koyan ve ulusal mahkemelerin temel aldığı doğrulanabilir delillere Daire’nin dikkatini çekmek istemektedir. Bu deliller, Yargıtay kararında da ortaya konulduğu üzere, doğrulanmış zaman damgalarını içeren dinlenmiş iletişim tespitlerini, fiziki takibi ve belgesel kayıtları kapsamaktadır. İletişimlerin içeriği başvurucu tarafından da kabul edilmiştir. Hükümet bu delilleri zamansal sırayla sunmaktadır; zira münferit fiiller, eşzamanlı şiddet eylemleriyle birlikte kronolojik bağlamı içinde yeniden değerlendirildiğinde, operasyonel kontrol örüntüsü açık hale gelmektedir.
Şimdi Yargıtay ve ilk derece mahkemesi kararlarında yer alan somut örneklerden kritik olan birkaçına değinmek istiyorum. 30 Mayıs 2013 tarihine, yani Gezi Parkı’nda polis görevlilerine yönelik ilk taşlı saldırıların gerçekleştiği güne ait iletişim kayıtları, başvurucu ile birlikte yargılanan sanık M.Ö. arasında, banka hesaplarının açılması, buralara para yatırılması ve protestocular için malzeme temin edilmesi hakkındaki bir görüşmeyi yansıtmaktadır. Bu, şiddetin ilk gününde lojistik konusunda sağlanan bir koordinasyon teşkil etmektedir.
1 ve 2 Haziran 2013 tarihlerinde şiddet olayları tırmanmış, Sultangazi karakolu önündeki TOMA’lar, Sancaktepe kaymakamlık binası ve Dolmabahçe’de bulunan Başbakanlık Çalışma Ofisi önünde görevli polis memurları hedef alınmıştır. 2 Haziran tarihine ait iletişim kayıtları, başvurucunun protestocular için masa, sandalye, ses sistemi ve yiyecek teminini koordine ettiğini göstermektedir. 11 Haziran 2013 tarihinde, şiddet en uç noktalara ulaşmışken, başvurucunun Ö.D. ile yaptığı bir telefon görüşmesinde Ö.D. “Burada, gaz maskesine ihtiyaç var, standart altı olanlar da olabilir”[vi] demektedir. Başvurucu bunların teminine ilişkin yönlendirmelerde bulunmuştur. Başvurucunun, 10, 20 ve 24 Haziran 2013 tarihlerinde, Türkiye’ye biber gazı satışına uluslararası ambargo getirilmesi konusunda görüşmeler yaptığı da iletişim kayıtlarıyla ortaya konulmaktadır. Bu, Devletin kamu düzenini yeniden tesis etme kapasitesini zayıflatmayı amaçlayan somut bir fiil teşkil etmektedir.
Dahası, 13 Haziran 2013 tarihinde, şiddetin en yoğun olarak yaşandığı sırada, fiilî durumun yatıştırılması amacıyla Gezi projesi hakkında bir referandum yapılması önerilmiştir. Bu konuda başvurucunun görüşüne başvurulmuş, ancak referandum makul ve demokratik bir çözüm oluşturmasına rağmen, kendisi buna ısrarla karşı çıkmıştır. Bu yaklaşım şu iki hususu ortaya koymaktadır. Birincisi, mesele Gezi projesinin ötesine uzanmaktaydı. İkincisi ise, başvurucu, demokratik olduğu apaçık bir çözümü reddederek ayaklanmanın tansiyonunu hafifletecek her türlü adıma karşı çıkan bir karar verici konumundaydı. 24 Haziran 2013 tarihine gelindiğinde, protestolara katılım azalırken, başvurucu ile H.H.G., direnişin ivme kaybedebileceğini kaydederek protestoları Anadolu’ya yaymak gibi yeni fikirleri değerlendirmeye başlamışlardır.
Başvurucunun yönlendirmesi kapsamında forum koordinasyon yapıları kurulmuş, toplantılar organize edilmiş ve bu süreçlerde başvurucunun mekânları aktif biçimde kullanılmıştır. Yargıtay bu esnada bilgilendirme ve kararların sistemli bir şekilde başvurucuya aktarıldığını tespit etmiştir. Sonuç olarak Yargıtay, başvurucunun hem Taksim Platformu hem de Taksim Dayanışması üzerinde belirleyici bir nüfuza sahip bulunduğu sonucuna varmıştır.
18. maddeye dönersek. Başvurucunun 18. madde kapsamındaki iddiaları ve daha geniş talepleri aşırı şişirilmeyle maluldür. Zaman zaman hem olgulara hem de hukuka dair yanlış nitelendirmelere dayandırılmaktadır. Örneğin başvurucu, 7. maddenin mutlak bir hak olmadığını ileri sürerek 18. maddenin 7. madde ile birlikte uygulanması gerektiğini savunmaktadır. Bu doğru değildir. Mahkeme, 2024 yılında, 18. maddenin 7. madde ile birlikte uygulanamayacağını açıkça ifade etmiş bulunmaktadır.
Sözleşme’nin bütün yapısı, kamu makamlarının iyi niyetle hareket ettiği yönünde genel varsayıma dayanmaktadır. Hükümet, Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerinden biri olarak, bu ilkeyi bütünüyle benimsemektedir. Oysa başvurucunun yaklaşımı, ispat yükünü tersine çevirmekte ve güvenliğini korumakta olan bir Devlet’i mala fide[vii] davranışı ile itham edilmeye açık hale getirmektedir; böylesi bir durum Sözleşme’nin lafzına ve ruhuna açıkça aykırıdır. Dolayısıyla ispat yükünün de facto ve de juro[viii] başvurucuya yüklenmesi gerekmektedir. Merabishvili kararı bu yüksek standardın kapsamını genişletmiş olmakla birlikte, yüksek bir kanıt standardını muhafaza etmiştir. Yüksek kanıt standardının korunması iyi hukuktur. Kanıt standardı daha aşağı çekildiği takdirde, Mahkeme’nin her yüksek profilli davada ihlal tespitinde bulunması gerekecektir.
Yakın tarihte ülkede yaşanmış en geniş kapsamlı ayaklanmanın önderlik eden figürlerinden biri olan başvurucu hakkında ceza soruşturması ve yargılaması yürütülmesi hem gerekli hem de hukuka uygundur. Aksinin kabulü, insan haklarını savunduğunu ileri sürerken meşru hükümeti devirmeye çalışan kişilere fiilen açık çek verilmesi sonucunu doğuracaktır. Başvurucunun diğer iddiaları bakımından ise, öne sürülen adil yargılanma hakkı ihlalleri iddiaları ile yargılamanın sonucu arasında somut bir bağlantı bulunduğunun kanıtlanamamış olduğu görülmektedir.
Mahkeme’nin, başvurucunun olgular ile hukuk arasındaki ayrımı bulanıklaştırmaya ve Mahkeme’ye bir ilk derece mahkemesi rolü yüklemeye yönelik, Sözleşme’nin güvence altına alınan ikincillik ilkesine doğrudan aykırılık sonucu yaratacak ısrarlı davetine karşı çıkacağını umuyorum, Hükümet umuyor. Bu nedenledir ki Hükümet, Mahkeme’yi Sözleşme’ye yönelik hiçbir ihlal bulunmadığı sonucuna varmaya saygıyla davet etmektedir.
Teşekkür ederim.
- Ben de size teşekkür ederim. Şimdi Profesör Leach’i kürsüye davet ediyorum.
[i] Yüksek ihanet. Anayasal düzeni, devletin kurumsal veya toprak bütünlüğünü ortadan kaldırmaya teşebbüs suçu.
[ii] Ispata konu olgu
[iii] Barton L Ingraham, Political Crime in Europe: A Comparative study of France, Germany and England (1979)
[iv] Kanunsuz suç olmaz
[v] Suç işleyenleri cezalandırma yetkisi ve hakkı
[vi] İddianamede yer alan konuşmada, “uyduruk da olsa”
[vii] Kötü niyetle davranma
[viii] Fiilen ve hukuken
BAŞVURUCUNUN BEYANLARI
Prof. Philip Leach, Osman Kavala’nın hukuki temsilcisi
Sayın Başkan, Osman Kavala bir sivil toplum aktivisti ve insan hakları savunucusudur. Kendisi uzun yıllardır azınlıkların kültürel haklarını, sanatsal özgürlükleri, demokrasi, barış ve uzlaşma değerlerini savunmaktadır. Sekiz yılı aşkın bir süredir Türkiye’de bir cezaevinde hukuka aykırı ve keyfî biçimde tutulmakta olan suçsuz bir insandır. Kendisini susturmak amacıyla kullanılan ceza adaleti sisteminin açıkça kötüye kullanımını yansıtan bu dava daha önce benzeri görülmemiş bir nitelik taşımaktadır.
Mahkeme’nin huzuruna, daha önce verilmiş iki kararın ardından üçüncü kez taşınan bir dava daha önce hiç görülmemiştir. Bunlardan ilki 18. ve 5. maddelerin ihlal edildiğini tespit ederek Sayın Kavala’nın serbest bırakılmasına hükmetmiş, ikincisi ise bir ihlal prosedürü kararı olarak 46. maddenin ihlal edildiğini tespit etmiştir. Ben somut davanın bağlamını ortaya koyduktan sonra iç hukuk yolları meselesine değineceğim, ardından 5. maddenin 4. ve 1. fıkrasının ne şekilde ihlal edildiğini anlatacağım. Daha sonra Profesör Çalı, 6. ve 7. madde, 10. ve 11. madde, 18. madde ve 3. madde bakımından iddialarımızı Mahkeme’ye sunacak.
Bu davanın, Mahkeme’nin 2019 tarihli kararından bu yana süregelen ve yeni Sözleşme ihlallerine ilişkin olduğu en başından beri açıkça ortaya konulmuş bulunmaktadır. Hükümetin ileri sürdüğünün aksine, bu dava 2019 tarihli kararın icrasına ilişkin bir dava değildir. Ancak, süregelen ve yeni işlenen ihlalleri ortaya koyabilmek için pek tabii ki, Sayın Kavala hakkında 2017 yılında başlatılan ve 2022 yılında kendisinin mahkûm edilerek ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasıyla sonuçlanan ceza yargılama işlemlerine ilişkin olarak Mahkeme tarafından daha önce varılmış olan tespitlerin bir kez daha vurgulanması gerekmektedir.
Mahkemeniz huzurundaki ilk dava, 2019 tarihinde verilen bir kararla sonuçlanmış olup, söz konusu kararda 5(1). maddenin, 5(4). maddenin ve 18. maddenin ihlali tespit edilmiş ve Hükümet’e Sayın Kavala’nın derhal serbest bırakılmasının sağlanmasının gerektiği bildirilmiştir. Bunun gerçekleşmemesi üzerine Bakanlar Komitesi ihlal prosedürünü işletmiş ve bunun sonucunda Büyük Daire, 2022 yılında, Türkiye’nin Sayın Kavala’yı tahliye etmemesi nedeniyle 2019 tarihli karara uyulması yönündeki 46(1). madde kapsamındaki hukuki yükümlülüğünü yerine getirmediğine hükmetmiştir.
Bu kararlar, Sayın Kavala aleyhindeki ceza davasına ilişkin son derece açık tespitlerde bulunması dolayısıyla kritik öneme sahiptir. Sayın Kavala, Ceza Kanunu’nun 312. maddesi uyarınca cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs etmekle ve 309. madde uyarınca cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmekle suçlanmıştır. Ancak Mahkeme, yetkili makamların dayandığı tüm belge ve delilleri dikkatle inceledikten sonra, bu suçlardan herhangi birinin işlendiğine dair makul bir şüphenin oluşmasına yetecek ölçüde dahi delilin mevcut olmadığı sonucuna varmıştır.
Sadece bu da değil. Sayın Kavala aleyhine yapılan işlemler ulusal hukuk kapsamında suç sayılan davranışlar olarak değerlendirilmesi makul olmayan olgulara dayanmaktadır ve Mahkeme’nin de vurguladığı gibi bunlar esasen başvurucunun Sözleşme kapsamındaki haklarının kullanılmasıyla ilgili tamamen hukuka uygun fiiller olup, bir insan hakları savunucusunun olağan ve meşru faaliyetlerini teşkil etmektedir. Bu nedenledir ki, Sayın Kavala’nın herhangi bir suç işlediğine dair makul şüphe bulunmaması sebebiyle 5. maddenin 1. fıkrasının ihlali edildiği tespit edilmiştir.
Mahkeme ayrıca 18. maddenin ihlal edildiği tespitinde de bulunmuştur, zira söz konusu ceza yargılaması işlemleriyle, Sayın Kavala’yı susturmak şeklinde gizli bir kasıt güdülmektedir. Mahkeme, söz konusu olaylar ile davanın açılması arasında geçen dört yıllık süreye dikkat çekmiş, bu gecikmenin herhangi bir şekilde izah edilemediğini belirtmiş ve Sayın Kavala hakkındaki suçlamaların, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Sayın Kavala’nın Gezi olayları bağlamında teröristleri finanse ettiği iddiasının dile getirildiği iki konuşmadan kısa bir süre sonra isnat edilmiş olmasını önemli bulmuştur.
Büyük Daire, 2019 yılında verilen hükmün Sayın Kavala’ya yöneltilen suçlamaların bütünü için geçerli olduğunu belirtmiştir. Sayın Kavala’nın tutukluluğunun kesintisiz şekilde sürdürülebilmesi amacıyla kendisine farklı suçlar isnat etme taktiğinin uygulanmasına gelince, Büyük Daire bu yaklaşımın aynı olguların farklı şekillerde vasıflandırılmasından ibaret olduğunu ve bunun hukukun etrafından dolanılması anlamına geldiğini ifade etmiştir. Gerçekten de son sekiz yıl boyunca, Hükümet’in savunmaya çalıştığının aksine, temel alınan isnatlar ile delil diye tabir edilenler esas itibarıyla aynı kalmıştır.
Mahkeme, söz konusu mahkûmiyet kararının, “Mahkeme’nin ilk kararında, makul şüphe yokluğu dolayısıyla titizlikle incelemiş olduğu” olgulara dayandığının ortada olduğunu tespit etmiştir. Mahkeme ayrıca, 28 Eylül 2020 tarihli iddianamede listelenen olguların, kendisi tarafından daha önce incelenmiş olanlarla esasen aynı olduğunu belirtmiştir.
Büyük Daire, 18. madde ile 5(1). maddenin ihlal edildiğine ilişkin tespitlerin, “Gezi olayları ve darbe girişimiyle ilgili olarak isnat edilen suçlardan kaynaklanan her türlü hukuki işlemi geçersiz kılmış olduğu” sonucuna varmıştır. Bu tespitler, gerçekte siyasi amaçlar güdülerek bugüne dek sürdürülen keyfî nitelikteki aynı ceza sürecine ilişkin olmaları nedeniyle, işbu dava bakımından kritik önem taşımaktadır. Ne var ki Hükümet, Sayın Kavala’nın neden mahkûm edilerek ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldığını gerekçelendirmek için komploculuk anlatısını öne sürmeye devam etmektedir.
Hükümetin bu anlatısına göre, Gezi Parkı protestoları bir ayaklanma teşkil etmekte olup, söz konusu protestolar, hükümeti cebir ve şiddet kullanarak devirmek amacıyla George Soros ve başka birtakım yabancı aktörler tarafından planlanmış, Sayın Kavala tarafından da yönetilmiş ve finanse edilmiştir. Ancak Mahkeme’nin de halihazırda tespit etmiş olduğu üzere, bu anlatı hiçbir nesnel delille desteklenmiş değildir.
Türkiye’de insan haklarıyla ilgili genel anlamda hukuk devletinin işleyişi bu davanın asli unsurlarından biridir. Aralarında İnsan Hakları Komiseri, Türkiye merkezli dört kuruluş ve yargıç ve avukat birliklerinin de yer aldığı 11 uluslararası kuruluşu içeren toplam 17 müdahil tarafça sunulan beyanlarla da bu husus açıkça ortaya konulmaktadır.
Müdahil görüşleri, muhalif siyasetçi ve gazeteciler de dahil olmak üzere Hükümet’e yönelik eleştirilerde bulunan kişilerin hukuki, idari ve yargısal baskılar ve kriminalize edilme ile karşı karşıya kaldıklarını ortaya koymaktadır. İnsan hakları savunucuları bakımından da aynı şey geçerlidir. Bu görüşlerde, özellikle siyasi hassasiyet içeren davalarda, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığındaki aşınmaya dikkat çekilmekte; temel hukuki ve anayasal güvencelerin zayıflatılması veya ortadan kaldırılması, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun Hükümet tarafından kontrol altında tutulması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Bakanlar tarafından alenen uygulanan doğrudan siyasi baskıların bu aşınmaya katkı sunduğu, Hükümete yakın hâkim ve savcılara kilit görevler verilmesi sonucunu doğurduğu belirtilmektedir. Müdahil görüşleri ayrıca, alt derece mahkemeleri ile Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamadığını belirtmektedirler. Gezi davası sanıklarından Can Atalay ve Tayfun Kahraman hakkında verilmiş olan kararlar da buna dahildir. Aynı şekilde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması Hükümet temsilcilerinin [kararlara] direnme tavrını açıkça yansıtan beyanlarıyla teşvik edilmektedir.
Müdahil görüşleri ayrıca, savcıların sağlam bir hukuki analiz içermeyen, Sözleşme kapsamında korunan meşru demokratik faaliyetleri hedef alan ve söz konusu suçu ortaya koymak bakımından yetersiz kalan aşırı uzun iddianameler düzenleme pratiğinin tekrarlanıyor olmasını da gözler önüne sermektedir. Ayrıca, aynı ya da benzer olgu ve hukuki temele dayanılarak birbiriyle örtüşen çok sayıda ceza isnadının yöneltildiğini görmekteyiz. Ceza davalarının suç tanımlarının aşırı geniş yorumlarına dayanılarak başlatılması ve mahkemelerce verilen tahliye kararlarının, aynı anda yeni tutuklama kararları verildiği için uygulanmaması da bu tabloya dahildir.
Sayın Başkan, bu hususların her biri Sayın Kavala’nın davasında da ortaya çıkmıştır.
Şimdi iç hukuk yolları meselesine geçiyorum.
Sayın Kavala Ekim 2017’den bugüne dek süregelen tutukluluğuna karşı 50’den fazla itiraz, hakkında verilen mahkûmiyet kararına karşı yaptığı temyiz başvuruları ve ikisi sırasıyla Haziran 2022 ile Ekim 2023 tarihlerinde yapılmış olup halen derdest bulunan dört Anayasa Mahkemesi başvurusu da dahil olmak üzere çok sayıda iç hukuk yoluna başvurmuş bulunmaktadır. Ayrıca 2024 yılında Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamındaki bir dizi Olağanüstü Kanun yoluna da müracaat etmiştir. Bunların hiçbiri sonuç vermemiştir. Hukuka aykırı şekilde alıkonmasına son verilmesini sağlamak için Türk mahkemeleri nezdinde makul olarak yapabileceği her şeyi yapmış olduğu içindir ki, iç hukuk yollarını tükettiği hususunda hiçbir şüphe bulunmamaktadır. Ulusal mahkemeler, Mahkemenizin iki kararını dikkate almayarak etkili bir telafi edicilik sağlayamadıklarını gözler önüne sermiş bulunmaktadırlar. Bu durum alt derece mahkemeleri, İstinaf Mahkemesi, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi açısından geçerlidir.
Bu davada Anayasa Mahkemesi’nin (telafi edici) etkili bir iç hukuk yolu sağladığı değerlendirmesini yapmak mümkün değildir. Öncelikle, Aralık 2020’de verdiği karar Sayın Kavala için telafi edici olmamıştır. İkincisi, Sayın Kavala’nın başvurularını karara bağlamak konusunda izahı imkânsız ölçüde gecikmeler olmaktadır. Üçüncüsü, Bakanlar düzeyinde yapılmış, AYM’nin Gezi Parkı mahkûmiyetlerine ilişkin davaları ele alış biçimini eleştiren pek çok beyanat mevcuttur. Dördüncü olarak ise, AYM’nin bu davalarda verdiği kararlar alt derece mahkemeleri ile Yargıtay tarafından üç kez açıkça reddedilmiş olup, bunların ikisi Can Atalay davasında, biri ise Tayfun Kahraman davasında gerçekleşmiştir. Hatta Yargıtay, Can Atalay davasında, Anayasa’yı ihlal ettikleri iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’nin dokuz üyesi hakkında savcılığa suç duyurusunda dahi bulunmuştur.
Ortaya çıkan tablo son derece açıktır. Bu durum başka davalar bakımından da geçerlidir, Cumhurbaşkanı ve Bakanlardan kaynaklanan açık siyasi baskı karşısında bu davada 18. maddenin ihlal edilmiş olduğu göz önüne alındığında Anayasa Mahkemesi’nin (telafi edici) etkili bir başvuru yolu sağlamadığı şüphe götürmemektedir.
Hükümet, Sayın Kavala’nın Strazburg’a başvurmadan önce Anayasa Mahkemesi önünde derdest bulunan iki başvuru hakkında karar verilmesini beklemesi gerektiğini, bu nedenle de işbu davanın kabul edilemez olduğunu öne sürmektedir. Bu bağlamda esasen, bir sınır uyuşmazlığına dair açılmış olan 2013 tarihli Uzun / Türkiye davasındaki kabul edilebilirlik kararına dayanmaktadır. Adı geçen kararda Mahkeme, Anayasa Mahkemesi nezdinde o tarihte yeni ihdas edilmiş olan bireysel başvuru sistemini değerlendirerek, bu hukuk yolunun başvurucular tarafından prensipte işletilmesi gerektiği sonucuna varmıştı. Ancak adı geçen dava 2018 tarihli Anayasa değişikliklerinden önceki döneme ait olduğundan, somut davadan temelde farklılık arz etmektedir.
Daha önce açıklamış olduğum nedenlerle, Anayasa Mahkemesi bu davada (telafi edici) etkili bir hukuk yolu sağlayamamaktadır.
Sayın Başkan, şimdi 5. maddeye geçiyorum.
Mahkeme’nin 2019 yılında yaptığı tespitte belirttiği, Sayın Kavala’nın özgürlüğünden keyfi biçimde yoksun bırakılmış olmasının sürdürülmesi nedeniyle 5.maddenin 1.fıkrası 10 Aralık 2019 tarihinden başlayıp hakkındaki mahkûmiyet kararının 28 Eylül 2023 tarihinde onanmasına kadar geçen süre boyunca ihlal edilmiş bulunmaktadır. Hükümet’in halen ileri sürmeye çalıştığının aksine, esasa ilişkin hiçbir şey değişmiş değildir. Mahkeme’nin 2019 yılında değerlendirdiği ve tutuklamayı haklı gösterecek yeterlilikte dahi delil içermediklerini tespit ettiği olgulara dayanılarak Sayın Kavala’nın alıkonulmasına devam edilmiştir. Yetkili makamlar suçlamaların vasfını değiştirse de, esasa etki eden herhangi bir yeni olgu veya delil sunmamışlardır.
Büyük Daire’nin 2022 yılında tam da bu hususu titizlikle değerlendirmesi gerekmiştir. Savcılığın Şubat 2020’de 309. madde kapsamındaki suçlamalara ilişkin olarak öne sürdüğü sınırlı sayıdaki yeni delilin, “atılı suçun kurucu unsurlarına ilişkin yeni bir olgu içermediği” sonucuna varmıştır. 328. madde kapsamındaki casusluk suçlaması bakımından ise, ne Sayın Kavala’nın tutukluluğuna ilişkin kararların ne de iddianamenin, bu suçun kurucu unsurlarıyla ilgili esaslı ölçüde yeni bir olgu içermiyor olduğu tespitini yapmıştır.
Mahkeme “tıpkı Sayın Kavala’nın, ilk baştaki tutukluluğu sırasında olduğu gibi, soruşturma makamları yine Sayın Kavala’nın hüküm öncesi tutukluluğunun sürdürülmesini haklı kılmak amacıyla, tamamen yasal bir şekilde gerçekleştirilmiş olan birçok fiile atıfta bulunmuştur” sonucuna varmış. Aralık 2020’de Anayasa Mahkemesi kararında karşı oy kullanan hâkimler de aynı kanaati ifade etmişlerdi.
Sayın Kavala’nın özgürlük hakkının ihlali, hakkında verilen mahkûmiyet kararından sonra da devam etmiştir. Tıpkı Ilaşcu ve Navalnyy (No. 4) davalarında olduğu gibi, adaletin açıkça inkarının [vuku bulmasının] sonucu olarak mahkumiyet kararı verilemez. Dolayısıyla, Sayın Kavala’nın mahkûmiyet sonrası keyfî şekilde alıkonulmaya devam etmesi 5. maddenin 1. fıkrasının (a) bendiyle bağdaşmamaktadır.
Sayın Kavala’nın 5. maddenin 4. fıkrası kapsamındaki hakları da, kendisine yönelik alıkoyma işleminin hukuka uygunluğunun yeterince süratli şekilde incelenmemesi nedeniyle ihlal edilmiştir. Sayın Kavala 9 Haziran 2022 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuş, mahkûmiyeti ise 28 Eylül 2023 tarihinde kesinleşmiştir; yani arada 15 ayı aşkın bir süre geçmiştir. Stollenwerk/Almanya ile Yılmaz Aydemir/Türkiye kararları uyarınca, 5. maddenin 4. fıkrası ilk derece mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararı sonrasındaki dönem açısından da uygulanabilir niteliktedir; zira Türk hukuku, tutukluluğa karşı yapılan itirazlar bağlamında usulî güvenceleri bakımından hüküm öncesi dönem ile hüküm sonrası dönem arasında bir ayrım gözetmemektedir.
Mahkeme’nin içtihadı uyarınca, 15 aylık süre, Mahkeme’nin kişi özgürlüğünün söz konusu olduğunda uyguladığı son derece katı standartları karşılayamayacak denli uzundur. Hele ki daha öncesinde verilmiş iki AİHM kararı ışığında düşünüldüğünde, bu dava bakımından söz konusu süre izah edilemez, haklı görülemez. Nitekim bu noktada Mahkeme içtihadı açıktır: Todorov/Bulgaristan ve Etute/Lüksemburg gibi davalarda olduğu gibi, kuruluş doktrinine istisnai mahiyette, alıkoyma işleminin hukuka uygunluğuna ilişkin yeni meselelerin ortaya çıktığı hallerde, mahkûmiyet kesinleşmiş olsa dahi, 5. maddenin 4. fıkrası geçerli olmaktadır.
Büyük Daire’nin 2022 yılındaki tespitleri dolayısıyla somut davada da aynı durum geçerlidir; bu nedenledir ki 5. maddenin 4. fıkrası bakımından dikkate alınacak süre bugüne kadar uzanmakta olup, dört yıl dokuz aya ulaşmıştır.
Teşekkür ederim Sayın Başkan. Şimdi sözü Profesör Çalı’ya bırakıyorum.
- Teşekkürler, Profesör Çalı’yı kürsüye davet ediyorum.
BAŞVURUCUNUN BEYANLARI
Prof. Başak Çalı, Osman Kavala’nın hukuki temsilcisi
Sayın Başkan, Sayın Mahkeme üyeleri, Sayın Kavala, Sözleşme’nin 6. maddesinin ağır biçimde ihlali suretiyle adil yargılanma hakkından mahrum bırakılmıştır.
Hükümet, Mahkemeniz tarafından 5. ve 18. maddelere ilişkin yapılan incelemede halihazırda tespit edilmiş olan eksikliklerin, Sayın Kavala’nın adil yargılanma hakkına uyulmasını sağlamak üzere iç hukuk mahkemelerince ne şekilde telafi edildiğini gösteren herhangi bir delil sunmuş değildir. Bilakis, Sayın Kavala’nın mahkûm edilerek ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasına yol açan yargılamanın aleni biçimde adil yargılama olmadığını gösteren pek çok delil bulunmaktadır.
Şimdi 6. maddeye yönelik ihlalin nedenlerine dair beş hususu kısaca açıklayacağım.
Birinci husus, iç hukuk mahkemelerinin Avrupa Mahkemesi’nin verdiği iki kararı tamamen göz ardı etmiş olmasıdır. Sayın Kavala’yı mahkûm eden kararlarda. AİHM kararlarındaki tespitler değerlendirilmemiş, bunlardan söz dahi edilmemiştir. Oysa Sayın Kavala’nın yargılamasının adil olabilmesinin tek yolu, AİHM kararlarıyla kapsamlı bir hukuki ilişki kurulmasından geçmekteydi. Mahkeme’nin Mammadov No. 2 ve İsmayilova No. 4 kararlarında belirttiğine benzer şekilde bu dava, başvurucu aleyhine yürütülen aynı ceza yargılamasına ilişkin olup, aynı olaylardan kaynaklanan aynı suçlamaları içermektedir. Bu durum, başvurucuya yöneltilen suç isnatlarının adil olmayan bir şekilde incelenmesi sonucunu doğurmuş ve ayrıca kendisini gerekçelendirilmiş mahkeme kararı hakkından mahrum bırakmıştır.
İkincisi, Sayın Kavala’nın bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde adil yargılanma hakkı ihlal edilmiştir. Sayın Kavala hakkında görülen davada 18 Şubat 2020 tarihinde beraat kararı veren üç hâkim hakkında disiplin soruşturması yürütülmüş ve neticede, görevi kötüye kullandıkları kararı verilmiştir. Bunun akabinde, daha önce Adalet ve Kalkınma Partisi adayı olmuş bir isim davada hâkim olarak görevlendirilmiştir. Sayın Kavala hakkında beraat verip tahliyesine karar veren üç hâkime disiplin cezası verilmiş olması, kendisini sonrasında yargılayan tüm hâkimler açısından açıkça caydırıcı bir etki oluşturmaktadır. Bu ise Hâkimler ve Savcılar Kurulu üzerindeki açık siyasi etki ve kontrolden kaynaklanmaktadır.
Kurul (HSK), Yargıtay’a yapılan atamalar da dahil olmak üzere tüm yargı atamalarından, hâkimlerin özlük durumları, terfi ve farklı coğrafi bölgelere tayinlerinden ve disiplin soruşturmalarından sorumludur. Kurul 13 üyeden oluşmaktadır. Kurula Adalet Bakanı başkanlık etmekte, Bakan Yardımcısı ise tabii üye olarak katılmaktadır. Adalet Bakanı Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır. Cumhurbaşkanı ayrıca, Kurulun dört üyesini de doğrudan seçmektedir. Kalan yedi üye ise Parlamento tarafından nitelikli çoğunlukla seçilmektedir; bu da fiilen atamaların genel başkanı Cumhurbaşkanı olan AKP ile onun ittifak ortağı tarafından yapıldığı anlamına gelmektedir.
Venedik Komisyonu, 2024 tarihli raporunda, Hâkimler ve Savcılar Kurulu üzerindeki siyasi kontrol nedeniyle Türkiye’de hâkimler arasında bir korku ve itaat ikliminin varlığından söz etmektedir. Hükümet, eski bir milletvekili adayının, somut olayda bir AKP adayının, davaya hâkim olarak atanmasının olağan bir uygulama olduğunu ileri sürmektedir. Oysa Mahkemenizin yerleşik içtihadına göre, bir hâkimin baktığı davayla ilişkisi olabilecek siyasi bağlantıları, tarafsızlığın olmayacağına dair nesnel bir kaygı oluşturmaktadır. Aynı zamanda AKP Genel Başkanı olan Cumhurbaşkanı’nın söz konusu yargılamada müdahil olması nedeniyle bu ölçüte göre değerlendirme geçerli hale gelmiştir.
Üçüncüsü, somut davada Sayın Kavala’nın silahların eşitliği ilkesinden yararlanma hakkı da ihlal edilmiştir. Telefon görüşmelerinin dökümlerini de içeren dijital ses kayıtlarına, yani huzurunuza sunulan delillerin büyük kısmını oluşturan kayıtlara erişim imkânı kendisine tanınmamış, bunların doğruluğunu kontrol etmesine veya Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca bu kayıtların delil olma niteliklerini incelemesine imkân tanınmamıştır. Ayrıca, dava açısından kilit öneme sahip tanıkları dinletme hakkından da mahrum bırakılmıştır.
Dördüncüsü, Sayın Kavala’nın masumiyet karinesi, yargılama boyunca, yürütmenin en üst düzey yetkililerinin peşin hüküm içeren açıklamalarıyla ihlal edilmiştir. Hatta devlet televizyonunda yayınlanan, vergi mükelleflerinin kaynaklarıyla yapımı finanse edilmiş bir dizide Sayın Kavala’nın suçlu olduğu mesajı verilmiştir.
Ve beşincisi, yaklaşık altı yıllık bir sürenin geçmiş olması makul süre içerisinde adil yargılanma hakkını ihlal etmektedir. Bu süre zarfında hukuken izahı mümkün olmayan usulsüzlükler de yaşanmıştır. Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi’nin Yargıtay tarafından henüz karara bağlanmamış bir davanın sonucunu peşinen varsayan bir yaklaşımla Sayın Kavala hakkındaki beraat kararını bozması bu usulsüzlüklerin başında gelmektedir. Bu durum, Sayın Kavala hakkında yürütülen davanın, usule aykırı bir şekilde, kendisi hakkında beraat kararı veren mahkemeden başka bir mahkemeye aktarılmasına, ardından da Gezi Parkı protestoları sırasında yaşanan birtakım olaylar sebebiyle yargılanmakta olan ve Sayın Kavala’nın hayatı boyunca bir kez bile karşılaşmadığı bir grup futbol taraftarının davasıyla birleştirilmesine yol açmıştır. Daha sonrasında Sayın Kavala’nın dosyası futbol taraftarları davasından ayrılmış; bu da yargılamada ciddi gecikmelere neden olmuştur, Kudła/Polonya kararında da görüldüğü gibi, yine izahı mümkün olmayan şekilde, başvurucunun korunması gereken menfaatine aykırı bir davranışla, kendisinin hukuksuz olarak tutulması uygulamasına hemen son verilmemiştir.
Sayın Başkan, Sayın Kavala’nın, Ceza Kanunu’nun 312. maddesi uyarınca cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek veya görevlerini yerine getirmesini engellemek suçundan mahkûm edilmesi, 7. madde kapsamındaki öngörülebilirlik ölçütünün açık bir ihlalini teşkil etmektedir.
Bu suçun maddi unsuru, Sayın Kavala’nın hükümeti ortadan kaldırabilecek kapasitede cebir ve şiddet kullanımından sorumlu olduğunu ortaya koyan delillerin varlığını gerektirmektedir. Söz konusu maddi unsurun somut olayda mevcut olmadığı net olan iki sebepten dolayı açıktır. Birincisi, ulusal mahkeme kararlarında, bırakın Gezi Parkı protestoları sırasında cebir ve/veya şiddet kullanan herhangi bir grubun Sayın Kavala tarafından yönlendirildiğini veya finanse edildiğini gösteren bir delili, kendisini söz konusu protestolar sırasında herhangi bir grup tarafından gerçekleştirilen herhangi bir cebir ve/veya şiddet kullanımıyla ilişkilendiren tek bir delil bile bulunmamaktadır. İkincisi, Gezi Parkı protestolarının, hükümeti devirmeye yönelik bir cebir veya şiddet kullanımı olarak nitelendirilebileceğini gösteren herhangi bir delil de mevcut değildir.
Ulusal mahkemeler bu nitelendirmeye dair iki spesifik gerekçe sunmaktadır. Birincisi, 2 ve 3 Haziran 2013 tarihlerinde İstanbul, Beşiktaş’ta o dönem Başbakanlık Çalışma Ofisi olarak kullanılan yerin önünde protestocular ile polis arasında yaşanan çatışmalardır. İkincisi ise, daha genel olarak protestolara terör örgütü üyelerinin karıştığı iddiasıdır.
Birinci iddia bakımından, Yargıtay kararında, Beşiktaş’ta o dönem Başbakanlık Çalışma Ofisi olarak kullanılan yerin önünde bulunan protestocuların, Hükümetin düştüğü izlenimi vermek istedikleri belirtilmektedir. Böyle bir şey mantıken mümkün değildir, zira Türk Hükümeti’nin merkezi İstanbul’da değil, başkent Ankara’da yer almaktadır. Ayrıca, Mayıs ve Haziran 2013’teki Gezi Parkı olayları boyunca Hükümet’in gündelik faaliyetlerini sürdüremediğini gösteren herhangi bir delil bulunmamaktadır. Bunun yanı sıra, protestolar sırasında, o dönemki göreviyle, Başbakan Erdoğan’ın 12 ve 14 Haziran 2013 tarihlerinde protestocu gruplarla yaptığı toplantılar da dahil olmak üzere Hükümet sivil toplum temsilcileri ve kuruluşlarıyla görüşmeler gerçekleştirmiştir.
Daha da önemlisi, Sayın Kavala’nın davasının usule aykırı biçimde birleştirilip ardından yeniden ayrıldığı futbol taraftarları davası, ki bu spesifik olarak Beşiktaş’taki o dönem Başbakanlık Çalışma Ofisi olarak kullanılan yerde meydana gelen olaylara ilişkindi, 29 Aralık 2025 tarihinde sonuçlanmış ve tüm sanıklar 312. madde kapsamındaki suçlamalardan beraat etmiştir.
Protestolara terör örgütlerinin karıştığı iddiasına gelince, Gezi Parkı protestoları bağlamında, bu protestolara karıştığı ileri sürülen herhangi bir terör örgütünün cebir ve şiddet kullanımıyla ilgili herhangi bir olaya yönelik olarak tek bir soruşturma dahi yürütülmüş değildir. Ayrıca, bu protestolarla bağlantılı olarak 312. madde kapsamında herhangi bir terör örgütü üyesi sıfatıyla mahkûm edilmiş tek bir kişi dahi bulunmamaktadır.
Bir kez daha vurgulamam gerekirse, Sayın Kavala’nın mahkûmiyet kararında, adı geçen ya da geçmeyen herhangi bir terör örgütü ile Sayın Kavala arasında herhangi bir bağlantı kurulmuş değildir. Oysa 312. maddenin manevi unsuru, Sayın Kavala’nın hükümeti cebir ve şiddet kullanarak devirmeyi amaçladığını ortaya koyan delillerin varlığını gerektirmektedir.
Ne var ki, ulusal mahkeme kararlarında sunulan delillerin tamamı Sayın Kavala’nın Gezi Parkı protestoları sırasında çekilmiş tek bir fotoğrafından, protestolar ve polisin orantısız güç kullanımı hakkında konuşmak amacıyla toplantı düzenlenmesi gereğini ve Gezi Parkı olayları sırasında yaşanan insan hakları ihlallerine ilişkin olarak Avrupa Parlamentosu’na, Avrupa Konseyi’ne ve Avrupa Konseyi üyesi devletlere mektuplar gönderilmesini tartıştığı telefon görüşmelerinden ibarettir. Açığa çıkarmak bakımından, Mahkemeniz, suçun iddia edilen maddi ve manevi unsurlarını oluşturduğu ileri sürülen bu delillerin hepsini halihazırda incelemiş bulunmaktadır.
Söz konusu materyaller, bir insan hakları savunucusu olarak Sayın Kavala’nın, Hükümet’in Gezi Parkı protestolarına karşı davranış biçimini eleştirdiğini ve bu protestolar sırasında yaşanan ciddi yaralanma ve ölümlere yol açan aşırı biber gazı kullanımından endişe duyduğunu göstermektedir,[ bu materyaller] ayrıca bir insan hakları savunucusunun, söz konusu insan hakları ihlallerine Avrupa kurumları nezdinde dikkat çekmeyi amaçlayan barışçıl ve yasal faaliyetlerinin, cebir ve şiddet kullanarak Hükümet’i devirme kastının manevi unsuru olarak değerlendirildiğini de ortaya koymaktadır.
312. madde kaleme alınırken, “cebir ve şiddet kullanarak” ibaresinin ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin bu suçun kapsamı dışında bırakılmasını sağlamak amacıyla özellikle eklenmiş olduğunu da vurgulamak gerekir.
Hükümet, bu davada 312. madde uygulanmasını Yargıtay’ın daha önceki içtihadıyla uyumlu olduğunu iddia etmektedir. Oysa ki beyanlarında atıf yaptıkları içtihat ya silahlı kuvvetler mensubu kişilerle ya da silahlı terör örgütü kurmak veya terör örgütüne üye olmak suçlamasıyla yargılanan kişilerle ilgilidir.
Yani Hükümet’in Mahkeme’ye sunduğu Yargıtay içtihadına ilişkin örneklerin olgusal temeli, silahlara ve askerî unsurlara erişimi olan kişilerle ilgilidir; dolayısıyla bu örneklerin, somut davadaki olgularla herhangi bir benzerliği bulunmamaktadır.
Sayın Başkan, Sayın Kavala hakkında verilen mahkûmiyet kararı kendisinin ifade ve örgütlenme özgürlüğünü ağır bir şekilde ihlal etmektedir. Bu davada söz konusu olan 10. ve 11. madde ihlallerinin temelinde, Sayın Kavala’nın haklarından yararlanmasının suç sayılması yatmaktadır. Bu durum kendisinin haklarına yönelik mutlak surette keyfi bir kısıtlama teşkil etmektedir, kanunla öngörülmüş değildir ve apaçık bir orantısızlık oluşturmaktadır.
Mahkeme’nin değerli üyeleri, 18. maddenin ihlali bu davada ayrı ve temel önemde bir nitelik teşkil etmektedir. 18. maddenin 6., 10. ve 11. maddelerle ilişkili olarak uygulanabilir olduğuna şüphe bulunmamakla birlikte, somut olayda 18. madde 7. madde bakımından da geçerlidir. Sözleşme’yi hazırlayanların 18. maddenin uygulanmasını Sözleşme’de öngörülen hakların bir kısmıyla sınırlama yönünde bir niyetleri olmamıştır. Bunun aksine, travaux[i] ile ilgili kayıtların büyük oranda gösterdiği, söz konusu hangi temel haklar olursa olsun, 18. maddenin Devletlerin bu haklarla ilgili yetki suiistimaline karşı ek bir güvence olarak getirilmiş olduğudur. Siyasi saiklerle yürütülen ceza soruşturmaları ve yargılamalarında 5. ve 6. maddelerle bağlantılı olarak 18. maddenin ihlal edildiği durumlarda, 18. madde ile 7. maddenin birlikte ihlalinin varlığı ihtimali yok sayılmamalıdır.
Yazılı beyanlarımızda Mahkeme’ye şu hususlara ilişkin delillerimizi sunmuş bulunmaktayız: Bir: Sadece Mahkemenizin halihazırda incelemiş olduğu aynı, [suçlamayla] ilgisi olmayan ve yetersiz delillere dayanılmakta ısrar edilmesi. İki: Mahkemenizin de halihazırda tespit etmiş olduğu üzere, ulusal mahkeme kararlarında olguların açık ve özlü bir şekilde ortaya konulmaması. Üç: 6. madde kapsamında açık usulsüzlüklerin bulunması. Dört: Sözleşme kapsamında korunan hakların kullanımının ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükmüne dayanak yapılması. Beş: Yoğun bir keyfilikle Sayın Kavala’nın mümkün olan en ağır cezaya çarptırılması. Altı: Yürütmenin en üst düzey yetkililerinin Sayın Kavala’ya ilişkin peşin hüküm içeren açıklamaları ile ulusal mahkeme kararlarının içeriği arasındaki tekabüliyet. Yedi: Yargılamanın bütünü itibarıyla, Mahkeme kararlarında ortaya konulan tespitlerin hiçbir şekilde değerlendirmeye alınmaması ve bunlara uyulmaması.
Sayın Başkan, bu davada 3. madde ihlal edilmiş bulunmaktadır. Suçsuz bir insanın aşırı uzunlukta bir süreyle ve hukuksuz şekilde özgürlüğünden mahrum bırakılmış olması nedeniyle 3. maddeye ilişkin asgari eşiğin aşılmış olduğu aşikardır. Mahkemenizin vermiş olduğu iki karara karşı direnilmesi nedeniyle serbest bırakılıp ailesine kavuşmayı bekler durumdadır.
Bu durum, serbest bırakılma yönünde meşru bir beklentiye sahip bir insan için uzayan ıstırap ve belirsizliğe neden olmaktadır. Mahkeme, Babar Ahmad ve Diğerleri / Birleşik Krallık kararında, aşırı orantısız bir cezanın, hükmedildiği anda 3. maddeye aykırı kötü muamele teşkil edebileceğini kabul etmiştir. Somut olayda, masum bir kişinin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilmesi, aşırı orantısızlık değerlendirmesinin kesin kriterlerini karşılamaktadır. Ayrıca Mahkeme’nin, diğerlerinin yanı sıra Kaytan / Türkiye kararında da tespit ettiği üzere, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası bakımından koşullu salıverilme imkânının bulunmaması, cezanın hükmedildiği anda 3. maddenin ihlaline yol açmaktadır.
Büyük Daire’nin sayın yargıçları, sayın Başkan, Sayın Kavala, suçsuz bir kişi ve bir insan hakları savunucusu olarak sekiz yıl beş aydır, ki bu süre bir yandan uzamaya devam ediyor, özgürlüğünden yoksun halde alıkonulmaktadır. Bu sürenin son üç yılı ise tecrit şartlarında geçmiştir. Benzeri görülmemiş bu durum, bu davada 46. maddenin uygulanmasını gerektirmektedir. Bu doğrultuda Mahkeme’den, 46. madde uyarınca, ulusal makamların Sayın Kavala’yı derhal serbest bırakmasını, hakkında resmî olarak beraat kararı verilmesini ve gelecekte keyfî biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılması ya da Sözleşme kapsamındaki haklarının ihlal edilmesi riskine maruz kalmaksızın yaşamını sürdürmesine imkân tanınmasını sağlamasını talep etmekteyiz.
Büyük Daire’nin kararını makul olan en kısa süre içerisinde vermesini saygılarımızla rica etmekteyiz.
- Teşekkürler, şimdi İnsan Hakları Komiseri Sayın O’Flaherty’yi kürsüye davet ediyorum.
[i] Travaux preparatoires: (maddeyle ilgili) hazırlık çalışmaları
İNSAN HAKLARI KOMİSERİ’NİN BEYANLARI
Michael O’Flaherty, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri
Teşekkür ederim.
Sayın Başkan, Mahkeme’nin saygıdeğer üyeleri, bu dava hiç kuşkusuz, Sayın Kavala’nın birey olarak sahip olduğu haklarla ilgilidir. Bununla birlikte, Türkiye’de insan hakları savunucularının karşı karşıya bulunduğu, süregiden yapısal sorunlara da işaret etmektedir. Bu meseleler hakkında sizi daha iyi bilgilendireceğini umarak, kendi çalışmalarım çerçevesinde edindiğim gözlemleri Mahkeme ile paylaşmak üzere huzurunuzdayım. Müdahil olarak bu beyanımda Mahkeme kararlarının icrası meselesine de değineceğim.
Somut dava, Sayın Kavala’nın, Mahkemenizin serbest bırakılması yönünde verdiği iki karara rağmen alıkonulmaya devam etmesi ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilmesi ile sonuçlanan ceza yargılamasını ilgilendirmektedir. Mahkemenizin verdiği kararların icra edilmemesi, somut davanın temelini oluşturmaktadır.
Görevime başladıktan bu yana Türk resmî makamlarıyla temas halinde oldum ve bu kararların icraya konulmaması meselesini kendileriyle yaptığım görüşmelerde birden fazla kez gündeme getirmiş bulunuyorum. Kasım 2024’te Türkiye’ye gerçekleştirdiğim ilk ziyaret sırasında Sayın Kavala’yı cezaevinde ziyaret ettim. Sağlam ve dirençli duruşu ve insan hakları davasına olan bağlılığı karşısında son derece etkilendim. Aralık 2025’te Türkiye’yi bir kez daha ziyaret ettim; bu ziyaret sırasında yetkililerle, hukukçularla ve sivil toplum kuruluşlarıyla temaslarda bulundum.
Kavala / Türkiye davasında Mahkemeniz, Sayın Kavala’ya yönelik yargılamayı onun bir insan hakları savunucusu olarak yürüttüğü faaliyetler ışığında incelemiştir. Mahkemeniz, şikâyet konusu tedbirlerin asıl olarak Sayın Kavala’yı susturma amacına yönelik olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde tespit etmiş bulunmaktadır. Ayrıca, Sayın Kavala’ya yöneltilen suçlamalar dikkate alındığında, söz konusu kısıtlamaların insan hakları savunucularının faaliyetleri üzerinde caydırıcı bir etki yaratmasının muhtemel olduğu sonucuna da varılmıştır.
Kavala davasında yerine getirilmesi gereken işlemlerin uygulanmaya konmaması benim 2025 yılı itibarıyla gözlemlediğim durumun bir göstergesidir.
Ziyaretim sırasında muhataplarım, sivil toplum, insan hakları savunucuları, avukatlar, gazeteciler ve muhalif siyasetçiler üzerindeki baskının sürdüğünü ifade etmişlerdir. İfade özgürlüğü, barışçıl toplanma ve örgütlenme özgürlüğü üzerindeki orantısız kısıtlamalara, ceza yasaları ve terörle mücadele hükümlerinin yanlış biçimde kullanılmaya devam edilmesine ve yargının bağımsızlığı ile tarafsızlığına ilişkin sorunlara dikkat çekmişlerdir.
Ceza kanunu ve terörle mücadele hükümlerinin geniş biçimde yorumlanmasının ve meşru demokratik faaliyetler olarak değerlendirilmesi gereken eylemlere yönelik uygulanmasının devam etmesinden ötürü kaygı duyuyorum. Bu kapsamda, örneğin şiddet içermeyen eylemler, eleştirel ifadeler, örgütlenme ve insan hakları savunuculuğu faaliyetleri yer almaktadır. Ayrıca, mevcut rapor, haber ve bildirimler, ulusal mahkemelerin çoğu zaman yeterli ve uygun bir gerekçe ortaya koymaksızın ve isnat edilen fiiller ile şiddet, şiddete teşvik veya cezai yaptırımı haklı kılacak diğer unsurlar arasında açık bir bağ kurmaksızın ceza davaları açtığını göstermektedir.
Bunların yanı sıra, toplantı ve gösterilerin defaten kısıtlandığına, barışçıl protestoları dağıtmak amacıyla polisin gereksiz güç kullanarak belirli grupları orantısız biçimde hedef aldığına dair raporlar da tarafıma iletilmiş bulunmaktadır. Gazetecilerin, muhalif siyasetçilerin, avukatların ve sıradan vatandaşların sırf muhalif görüşleri ifade ettikleri için ceza soruşturmalarına uğradığı bildirilmektedir. Ayrıca, barolar ve hukukçular da yürüttükleri mesleki faaliyetler nedeniyle baskı ve kovuşturmalarla karşı karşıya kalmaktadır. İnsan hakları alanında faaliyet gösteren dernekler ise, savunuculuk faaliyetlerinin dahi hukuka aykırılık delili olarak değerlendirildiği ceza davaları ve keyfi denetimler da dahil olmak üzere, hukuki, idari ve yargısal kısıtlamalara maruz bırakılmaktadır.
Bu raporlar ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve barışçıl toplantı ve gösteri hakkı bakımından süregelen sorunlara işaret etmekte ve Mahkemenizin halen Bakanlar Komitesi önünde bir kısmı dokuz ile yirmi yıldır icrası beklenmekte olan kararlarında tespit edilen sorunları yansıtmaktadır. Günümüzde tekrar eden insan hakları ihlallerinin geri planında yetkili makamların bu sorunları gidermemesi bulunmaktadır.
Şimdi izninizle, adaletin işleyişi ile yargı sistemi içinde insan haklarının korunması konusuna değinmek istiyorum. Mahkemeniz Kavala / Türkiye davasında yargı sisteminin işleyişine ilişkin bazı hususları değerlendirmiş bulunmaktadır. Yakın tarihli ziyaretim sırasında, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, adil yargılanma hakkı ve Anayasa Mahkemesi’nin işleyişine ilişkin süregelen sorunlar hakkında da bilgilendirildim.
Yargının ve hâkimlerin bağımsızlığı ile tarafsızlığı bakımından, hakimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısını ve üye seçim usulünü değiştiren çeşitli anayasal ve yasal değişiklikler nedeniyle sorunların ağırlaştığını kaydetmek isterim. Bu değişiklikler, Venedik Komisyonu’nun iki görüşü de dahil olmak üzere uluslararası insan hakları ve uzman kuruluşların tavsiyelerine aykırılık teşkil etmektedir. Nitekim Mahkemeniz de Selahattin Demirtaş ve [Figen] Yüksekdağ Şenoğlu davalarında bu hususlara değinmiştir.
Adil yargılanma hakkına ilişkin hususlara gelirsek, hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik bakımından ciddi kaygılar doğuran çeşitli uygulamalar mevcuttur. Bunlar arasında, aşırı uzun iddianameler, hukuki analiz ve delillerin niteliği ile ilgili yetersizlikler, gizli tanık kullanımı ve aynı ya da benzer olgulara ve hukuki gerekçelere dayanan birden fazla ve birbiriyle örtüşen ceza davaları açılması yer almaktadır. Aynı şekilde, tahliye kararlarının eşzamanlı olarak verilen yeni yakalama ve tutuklama kararlarıyla etkisiz hale getirilmesi de yargılama süreci için tehdit oluşturmaktadır. Bundan başka, avukatların mesleki faaliyetlerini icra etmelerinin kısıtlanması suretiyle silahların eşitliği ilkesinin baltalanması da tarafıma bildirilen hususlar arasında yer almaktadır.
Son olarak, Anayasa Mahkemesi’ne ilişkin bazı hususlara değinmek istiyorum. Sayın Kavala’nın Mahkeme önünde biri 2022 yılından, diğeri ise 2023 yılından beri derdest olan iki başvurusu bulunduğunu kaydetmekteyim. Bunlar sırasıyla, Gezi Parkı davası kapsamında tutuklanması ve mahkûm edilmesi ile Yargıtay tarafından mahkûmiyetinin onanmasına ilişkindir.
Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru mekanizmasının etkinliği merkezi önemde bir yargısal güvence teşkil eder. Ancak, bu bağlamda şu iki hususu gündeme getirmek isterim. Birincisi, muhataplarım tarafından Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuruları incelemedeki yavaşlığına ilişkin sorunlar dile getirilmiştir. Bakanlar Komitesi’nin Anayasa Mahkemesi’nin önceliklendirme kriterlerinin güçlendirilmesine yönelik çağrılarına rağmen, bu yönde henüz herhangi bir tedbir alınmamıştır ve alınması öngörülmemektedir. Dolayısıyla, özgürlükten yoksun bırakılmayla ilişkin davalar, Mahkemenizin uyguladığı kriterler uyarınca gerekli olan hızlılıkla ele alınmamaktadır.
İkincisi, son dönemde Anayasa Mahkemesi kararlarının alt derece mahkemeleri tarafından uygulanmadığı örnekler yaşanmıştır. Bu bağlamda, başvurucunun Gezi Parkı davasındaki beraber yargılandığı kişilerden Can Atalay ile Tayfun Kahraman’a ilişkin davalara özellikle dikkat çekmek isterim.
Sonuç olarak, Sayın Başkan, saygıdeğer Büyük Daire üyeleri, Türkiye’de insan hakları savunucuları ve sivil toplumun içinde bulunduğu mevcut durumun ve bununla birlikte yargının kötü idaresine ilişkin sorunların bu dava için yüksek derecede ilgi arz ettiğini düşünüyor ve Mahkemenizi bu hususları gereğince dikkate almaya davet ediyorum.
- Beyanlarınız için teşekkür ederim. Şimdi, soru sormak isteyen Büyük Daire yargıçlarını taraflara sorularını yöneltmeye davet ediyorum.
MAHKEME’NİN SORULARI
---
Mahkeme Başkan Yardımcısı Yargıç Bårdsen
Çok teşekkürler Sayın Başkan.
Davalı Hükümet’e bir sorum, başvurucunun temsilcilerine ise bir başka sorum olacak. Üçüncü bir soruyu ise her iki tarafa da yöneltmek istiyorum.
İlk olarak, bu sorum Hükümet’e yönelik; ancak başvurucu temsilcileri de dilerlerse elbette yorum yapabilir ve cevap verebilir. Sorum, iç hukuk yolları ve bunların tüketilmesine ve başvurucunun halen Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan iki başvurusuna ilişkin.
İlki Anayasa Mahkemesi’nin önünde bekleyen, başvurucunun gerek tutuklu yargılama sürecinde gerekse mahkûmiyet sonrasında özgürlüğünden yoksun bırakıldığı davalarda izlediği önceliklendirme politikasıyla ilgili. Örneğin, süreler ve gecikmelere ilişkin istatistikler var mı? Daha uzun sürede sonuçlanan belirli bir dava profili söz konusu mu?
Başvurucu temsilcilerine de bir sorum olacak; ancak elbette Hükümet temsilcileri de dilerlerse yorumda bulunabilir. Gerek yazılı beyanlarınızda gerek bugün sunduğunuz sözlü açıklamalarda, kısa ve öz bir şekilde olsa da, Sayın Kavala hakkında 2022 yılında verilen mahkûmiyet kararından sonraki dönem bakımından, kendisine karşı yürütülen ceza yargılaması işlemlerinin açık bir adaletin inkârı [durumu ] teşkil ettiği gerekçesiyle 5. maddenin 1. fıkrasının (a) bendi kapsamında bir ihlal bulunduğunu ileri sürüyorsunuz. Bu bağlamda sizden, somut olay çerçevesinde, hem dayanağı itibarıyla hem de Sözleşme hukuku bakımından, özellikle 5. maddenin 1. fıkrasının (a) bendi yönünden bu kavramı açmanızı rica edebilir miyim? İkinci olarak, görüşünüze göre, Mahkeme’nin bu olayda böyle bir açık adaletin inkârının [durumu] olduğu sonucuna varmasına imkan verecek hususlarla ilgili açıklamanızı.
Şimdi her iki tarafa da yönelteceğim üçüncü soruya geliyorum. Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki şikâyetle; özellikle de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükmünün 3. maddeye yönelik bir ihlal oluşturup oluşturmamasıyla ilgili. Sorum gene kabul edilebilirlik ve iç hukuk yollarının tüketilmemesi ve bu bağlamda etkili bir telafi imkanının olup olmamasıyla ilgili. Bu husus tarafların yazılı beyanlarında bir miktar az işlenmiş gibi duruyor, sözlü beyanlarda da hiç değinilmedi. Bu nedenle bence biraz daha izaha ihtiyaç duyuyor.
Kanaatimce bu meseleyle ilgili en az üç aşama içeren bir gelişme görüyoruz. Birincisi, Mahkeme’nin 2015 yılında Kaytan/ Türkiye davasında yapmış olduğu Türk hukukunda bu cezaya karşı başvurulabilecek hiçbir (telafi edici) etkili hukuk yolu bulunmadığı tespiti. Bu noktada, adı geçen davanın Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru mekanizmasının tesisinden önce açılmış olduğunu belirtmek gerekiyor. Ardından, dört veya beş sene sonra, Aralık 2018’de, Hükümet’in yazılı beyanlarında atıf yapılan Tekin ve Baysal/Türkiye davasında verilmiş Daire kararında Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvuru mekanizmasının esasen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası durumunda (telafi edici) etkili bir hukuk yolu sayılacağı belirtiliyor.
Bu yaklaşım, akabinde Komiteler düzeyinde ve tek hâkim tarafından verilen kararlar seviyesinde de sürdürülmüştür. Ancak şu anda, muhtemelen gelmiş olduğumuz bu üçüncü aşamada Mahkeme, etkili saymış olduğu bu (telafi edici) iç hukuk yoluna Türkiye’de başvurmuş olan kişilerden yeni şikâyetler almaya başlamıştır.
Nitekim az önce atıf yapılan komite kararlarından birinin başvurucusu halihazırda Hükümet’e iletmiş olduğumuz dört davadan birinin tarafıdır. Buradan şu görülüyor, ve ben de şimdi soruma yaklaşmış oluyorum, Anayasa Mahkemesi içtihadında açık bir örüntü oluşmuş, Anayasa Mahkemesi bu başvuruların hepsini kabul edilemezlik kararlarında sıklıkla görüldüğü üzere, belirli ve açık bir gerekçe sunulmaksızın reddetmiş. Anayasa Mahkemesi’nin bu nitelikteki bir başvuruyu kabul ettiği bir örnek görünmüyor. Şu ana kadar ki bu hususun taraflarca teyit edilmesini özellikle rica ediyorum bildiğim kadarıyla, Anayasa Mahkemesi tarafından bu meseleye ilişkin olarak verilmiş hiçbir karar yok.
Bu çerçevede, her iki taraftan da, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Anayasa Mahkemesi önünde halen (telafi edici) etkili bir hukuk yolu bulunup bulunmadığı konusunu değerlendirmelerini, açıklamalarını, görüşlerini ifade etmelerini rica ediyorum, Mahkeme’nin benzer davalarda 3. maddeye yönelik ihlal tespit ettiği önceki kararların Bakanlar Komitesi önünde halen icra sürecinde olduğu hususunu da göz önünde bulundurarak.
Çok teşekkür ederim.
----
Yargıç Yüksel
Teşekkürler Sayın Başkan.
Olgularla ilgili olarak başvurucuya bir sorum olacak.
Mahkeme’nin 2019 yılında verdiği Daire kararının ardından başvurucu 2020 yılında yeni suçlamalarla tutuklanmış ve bu yeni tutuklama kararının hukuka uygunluğuna Anayasa Mahkemesi önünde itiraz etmiştir. Anayasa Mahkemesi sizin de yazılı sunumlarınızda değindiğiniz üzere Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki hakların ihlal edilmemiş olduğu sonucuna varmıştır.
Başvurucunun söz konusu Anayasa Mahkemesi kararına ilişkin olarak Mahkememize yeni bir başvuru yapmamış olduğunu görüyoruz. Anayasa Mahkemesi kararını müteakiben Mahkememiz huzurunda bir başvuruda bulunmamış olmanızın özel bir sebebi olup olmadığını sormak istiyorum.
Teşekkürler.
---
Yargıç Kučs
Hem başvurucuya hem de Hükümet’e birer sorum olacak.
Başvurucuya sorum 5. madde ile ilgili olacak. Hükümet, Mahkeme’nin daha önceki kararında özgürlük hakkı konusunu halihazırda karara bağlamış olduğunu ve bunun Bakanlar Komitesi tarafından bir icra meselesi haline geldiği görüşünde. Siz ise bu meseleyi süregiden bir ihlal olarak nitelendirdiniz. Dolayısıyla şunu sormak istiyorum: Verdiği bir karar uygulanmadığında Mahkeme’nin her seferinde bu konuyu incelemek şeklinde bir politika benimsemesi gerektiğini mi savunuyorsunuz, yoksa bu bakımdan somut davaya ilişkin özel argümanlarınız var mı?
Hükümete yönelik sorum ise 6. madde ile ilgili ulusal mahkemenin bağımsızlığı konusunda. Başvurucu, kendisi hakkında beraat kararı veren üç hâkimin bu karar sonrasında disiplin cezasına çarptırıldığını söyledi ve ayrıca, doğru anladıysam, Anayasa Mahkemesi hâkimleri hakkında ceza soruşturmaları başlatıldığını da belirtti. Önce bu üç hâkim konusunda bu kişiler hakkında başlatılmış bir disiplin soruşturması olup olmadığını soruyorum. Anayasa Mahkemesi hâkimlerine yönelik olarak başlatılmış bir işlem olup olmadığı meselesini de.
Teşekkürler.
---
Yargıç Chanturia
Teşekkürler Sayın Başkan.
Başkan Yardımcısı Bårdsen tarafından yöneltilen sorulara ilaveten Hükümet’e bir sorum olacak.
Mahkeme, Aralık 2019’da Kavala/Türkiye davasında verdiği kararda, Anayasa Mahkemesi’nin başvurucunun tutukluluğunun hukuka uygunluğuna ilişkin incelemesinin bir yıl, beş ay ve 29 gün sürdüğünü ve bu sürenin 5. maddenin 4. fıkrası kapsamındaki hızlılık gereklerini yerine getirmiş sayılamayacağına hükmetmiştir. Büyük Daire’nin Temmuz 2022 tarihli ihlal kararında da aynı tespit teyit edilmiştir. Daha önce dile getirildiği üzere, başvurucunun Temmuz 2002’de Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı bireysel başvuru an itibariyle üç yıl sekiz aydır derdest durumdadır. İkinci başvuru ise Ekim 2023’te yapılmış olup, o da iki yıl dört aydır derdest durumdadır. Sorum şu: Başvurucuyu konu edinen ve Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında ele alınması gereken bu alıkonma işlemine yönelik incelemenin, Mahkeme’nin iki kararı olduğu bilindiği halde bu denli uzun sürmesini haklı kılan özel sebepler var mı?
Çok teşekkürler.
---
Yargıç Mercer
Öncelikle, Yargıç Bårdsen’in sorusuna ilaveten Hükümet’e bir soru yöneltmek istiyorum. Beyanlarınızın 17. paragrafında, Anayasa Mahkemesi önündeki yargılamaların ortalama süresinin yaklaşık üç yıl olduğunu öne sürüyorsunuz. Başvurucunun 88. paragrafta ileri sürdüğü üzere, Türk hukukuna göre, hakkında verilmiş mahkûmiyet kararı kesinleşene dek kişinin tutuklu sayıldığına katılıyor musunuz? Bu durumda 9 Haziran 2022 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne sunulan başvuruya ilişkin değerlendirilmesi gereken süre, genel bireysel başvuru işlemleri ile ilgili süre değil de, yargılama öncesi tutukluluğa ilişkin başvurular bakımından geçerli olan süre değil midir? Buna ek olarak, yargılanma öncesi tutukluluğa itiraz niteliğindeki başvurular bakımından Anayasa Mahkemesi önündeki işlemlerin ortalama ne kadar sürede sonuçlanacağını düşünüyorsunuz?
İkinci olarak, başvurucuya bir soru yönelteceğim. Hükümetin beyanlarının 17. paragrafında Anayasa Mahkemesi huzurundaki yargılamaların ortalama süresinin üç yıl olduğunu gösteren rakamları gördünüz. Bu çerçevede, 24 Ekim 2023 tarihli Anayasa Mahkemesi başvurunuz kapsamında, normal olarak bugüne kadar hangi somut prosedürel adımların atılmış olmasını bekliyorsunuz?
Teşekkürler.
ARA
Mahkeme Başkanı
Başka soru yoksa Mahkeme şimdi 25 dakikalığına ara verecek. Ardından taraflar karşı tarafın beyanlarına ilişkin olarak kısaca görüşlerini ve ayrıca yargıçların sorularına ilişkin cevaplarını sunabilecektir.
Duruşmaya ara verildi.
--
Lütfen oturunuz.
Duruşmaya devam edilmektedir. Şunu belirtmek isterim ki, sorulara verilen cevapların dinlenmesinin ardından, biz yargıçların yeni sorular yöneltmeksizin, yalnızca bu cevaplara ilişkin açıklama talep etmemiz mümkündür.
Şimdi, davalı Hükümet adına Sayın Aydın ve Sayın Bozbayındır’ı davet ediyorum. Karşı tarafın beyanlarına cevap vermek ve yargıçların sorularını yanıtlamak üzere söz sizdedir.
TARAFLARIN CEVAPLARI
---
Hükümetin Cevabı
Prof. Dr. Ali Emrah Bozbayındır, Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı
Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Öncelikle, bu davadaki kabul edilebilirliğe ilişkin itirazlarımızı yeniden vurgulamak isterim; bu hususa yargıçlar tarafından da özellikle 5. madde bakımından değinildi. Ayrıca bazı istatistiklere ilişkin sorular da yöneltilmiş bulunuyor. Bu nedenle, somut cevaplar ve Mahkeme’yi tam anlamıyla bilgilendirecek nitelikte veriler sunabilmek amacıyla, en azından bazı sorular bakımından yazılı cevap sunmamıza izin verilmesini saygıyla talep etmekteyiz.
Şimdi, müsaadenizle, önce başvurucu tarafından ileri sürülen hususlara genel bir yanıt vermek isterim. Ardından, mümkünse yargıçlar tarafından yöneltilen sorulara geçeceğim.
Saygılarımla birlikte özellikle bir hususa dikkatinizi çekmek isterim: Odadaki file. 2019 tarihli karar. Bir Hükümet temsilcisi ya da vekili için, Mahkeme karşısında Mahkeme’yi eleştirmek hiç kolay değil. Tıpkı insan ilişkilerinde olduğu gibi, değil mi? Dolayısıyla şunu söyleyebilirim, Mahkeme’nin kararlarına duyduğum saygı ile birlikte, ve aynı şekilde Hükümet’e duyduğum saygı çerçevesinde, 2019 tarihli kararın 146. paragrafından alıntı yapmak istiyorum: “[Savcılık tarafından suça konu edilen Eylemler yasal faaliyetlerdir. İlk bakışta birbiriyle bağlantısı olmayan, ya da açıkça Sözleşme’den kaynaklanan bir hakkın kullanımına ilişkin münferit eylemlerdir.” Bu aslında başvurucunun o tarihten bu yana ileri sürdüğü iddiadır.
Bu oldukça ilginçtir; zira bu karar adeta bir petitio principii[i] argümanına, yani döngüsel bir argümana dönüşmüştür. Daha önce başvurucu Türk mahkemeleri önüne çıktığında “Hey Türk mahkemeleri ben Avrupa Mahkemesi’nden bir karar aldım; beni yargılayamazsınız” şeklinde ortaya atılmıştır. Kabaca bu savunmasının özüdür. Yazılı beyanlarımız ve yargılamanın nihai sonucu ışığında [bu umarım görülecektir.]
Bu arada 2013 Türkiye için kolay bir yıl değildi; sonrasındaki yıllar da öyle değildi, bir darbe teşebbüsü de dahil. Şu anda bazı davalar Strazburg merkezine geliyor. Bu nedenle, saygılarımla birlikte [belirteyim], suçların niteliği tarihsel, siyasal ve toplumsal bağlam, her mahkeme tarafından gereği gibi dikkate alınmalıdır. Nihai karar, yani Yargıtay kararı, başvurucunun iddialarının aksine gerekçeli bir karardır. Ceza adalet sisteminin bir Fordist bant sistemi olduğunu, mükemmel ve sarih biçimde koordine ettiğimizi ve her şeyin mükemmel yapıldığını iddia etmiyorum. Savunduğum şu, böylesi varoluşsal bir krizde Hükümet’e bunun ötesinde, 18. madde iddiaların atfedilmesi, bence bir parça iyi oluşmamış erken hükümdür. 2019 tarihli karara dönecek olursam, Mahkeme Hükümet’in durumuna bunu uygularken delillere yönelik olarak ayrı ayrı inceleme yaklaşımını, benimsemiştir. Oysa sözlü beyanlarımda da belirttim, daha başka bir yaklaşım benimsenmeliydi, bütüncül değerlendirme yaklaşımı, Gesamtbetrachtung[ii]. Buna karşılık, 18. maddeye geldiğimizde, sizin ispat standardınız, [şöyle] Mahkeme, 232. paragrafta “başvurucuyu bir insan hakları savunucusu olarak susturma” diyor. [Bunlar] İki [farklı] argüman. Burada kullanılan standart tüm koşulların bir bütün olarak ele alınması, ya da topluca analiz edilmesi. İşte bu nedenle bugün, 2026 yılında yeniden burada toplanmış bulunuyoruz.
Son olarak bir hususu daha belirtmek isterim: Kıta Avrupası’nda tutukluluk veya genel olarak soruşturma aşaması yapısal bir dengesizlik taşır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, 19. yüzyılda Fransızlardan bir système mixte[iii] aldık; Cumhuriyet döneminde ise Strafprozessordnung’u[iv] aldık. Bu système mixte’nin özü, soruşturma aşamasında bazı sorgulama unsurlarının korunmasıdır. Tam doğrudanlık ilkesi, sözlü duruşma vb. dolayısıyla, bu kadar karmaşık ve sorunlu bir davada, hüküm talebi düzeyinde karara varmanın amaca zarar vereceğini düşünüyorum.
Şimdi 5. maddeye geçiyorum.
Mahkûmiyet sonrası alıkoyma işleminin 5. madde kapsamında bir ihlal teşkil etmediği aşikardır. Mahkeme, ilk derece mahkemesince mahkûm edilen bir kişinin [artık] suç işlediğine dair makul şüpheyle adli merci önüne çıkarılmak amacıyla tutuluyor sayılamayacağını vurgulamaktadır. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 25 Nisan 2022 tarihinde verdiği, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesine dayanan mahkûmiyet kararı bakımından, başvurucunun özgürlüğünden yoksun bırakılması 5. maddenin 1. fıkrasının (a) bendi kapsamında incelenmelidir.
Başvurucu, Mahkeme’nin 10 Aralık 2019 tarihli ihlal kararının ardından, Türk Ceza Kanunu’nun 309 ve 328. maddelerine dayalı tutukluluğuna ilişkin olarak 5. madde kapsamındaki şikâyetlerini öngörülen süre içinde Mahkeme’nin önüne getirmemiştir. Bu nedenledir ki, mahkûmiyet öncesi tutukluluğa ilişkin 5. madde şikâyetleri kabul edilemez bulunmalıdır. Zira ortada iki ayrı yargılama süreci 2019 tarihli karar ve 2022 tarihli karar, bulunmaktadır. Bu davayı zaten ele aldınız, yeniden incelenmesi, non bis in idem[v] ilkesine aykırılık teşkil edecektir.
Dolayısıyla kanaatimizce, bu olayda başvurucunun 5. maddenin 1. fıkrasının (a) bendi kapsamındaki alıkonması, Mahkeme içtihadında saptanan tüm koşulları karşılamaktadır. Alıkoyma süresinin makul olup olmadığı in abstracto[vi] değerlendirilemez; bir sanığın tutuklu kalmasının makul olup olmadığı, her somut olayın kendi özel unsurlarına göre belirlenmelidir. Masumiyet karinesine rağmen alıkoyma işlemenin devam etmesi ancak bireysel özgürlüğe saygı ilkesine karşı daha ağır basan gerçek bir kamu yararı gereksiniminin spesifik göstergeleri olması halinde haklı kılınabilir.
Şimdi 6. maddeye geçiyorum.
Bu davada Mahkeme 6. maddeyi ele alırken şunu yinelemek isterim: Tutukluluğa ilişkin önceki tespitler, sonraki ceza yargılamasının adilliğinin değerlendirilmesini otomatik olarak belirlemez. Adillik bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Yargılama işlemlerinin başlatılmasına yol açan fiillerin ve delillerin özel bir dikkatle incelenmesi yükümlülüğü, dosyadaki delillerin göz ardı edilmesi ya da sanığın beraat ettirilmesi yönünde bir yükümlülük olarak anlaşılmamalıdır.
Ceza yargılaması sürecinde başvurucu ve avukatları tüm delillere erişim sağlamıştır. Bu arada, tam bugün Mahkeme huzurunda dijital delillere ilişkin bir argüman ileri sürdüler. Oysa bu iddiayı daha önce Mahkeme önüne getirmemişlerdi. Bu nedenle bu iddialarını da reddetmekteyiz.
Silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerine uyulmuştur. Ancak tekrarlıyorum önemli olan şey bağlamdır. Mahkeme’nin Almanya’daki RAF[vii] davalarına çok daha eski bir kararına dikkat çekmek isterim: 8 Temmuz 1978 tarihli Ensslin, Baader ve Raspe/Almanya kararı. Bu kararın iyi bir hukuk [uygulaması] olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda, önümüzdeki davada masumiyet karinesine başvurulması mümkün değildir.
6. maddenin 2. fıkrasında garanti altına alınan güvenceler, kişi hakkında yargılama yürütüldüğü aşamada devreye girer. 1970 lerde başvurucular [RAF üyeleri] sabah saatlerinde hücrelerinde ölü bulunmuşlardır. Mahkeme bu bağlamda, “Hükümet’e göre, yapılan açıklamaların içinde bulunduğu bağlam dikkate alınmalıdır,” demiştir. Gerçekten de “haydutlar”, “suçlular”, “katiller çetesi” gibi ifadeler kullanılmıştır. Mahkeme ayrıca, basının ve hatta ceza politikasından sorumlu makamların, ellerinde tartışmalı olmayan bilgiler bulunduğunda, suçlanan kişinin suçluluğu hakkında değil, ancak sanığın tehlikeli karakterine ilişkin açıklamalar yapmaktan tümüyle kaçınmalarının beklenemeyeceğini belirtmiştir. Bu kişiler jüri ya da medya tarafından değil, profesyonel hâkimler tarafından yargılanmıştır. Bu Mahkeme kararı bize iki hususu göstermektedir: suçun ağırlığı ve boyutu ile kamuya mal olmuş kişilerin yargılanmasının, dava hakkında görüş açıklayan kişiler bakımından 10. madde kapsamında meşru bir alan oluşturduğu.
Ayrıca, başvurucunun eklerinde atıf yaptığı siyasetçilerin açıklamalarının zamanlaması da Mahkeme tarafından dikkatle değerlendirilmelidir. Zira Konstas/Yunanistan davasında Mahkeme, “başvuruyu hedef alan açıklamaların, başvurucunun ilk derece mahkemesinde mahkûm edilmesinden sonra ve temyiz süreci devam ederken yapıldığını” belirtmiştir. Bu husus dikkate alınmalıdır.
Mahkeme bu noktada şu ilkeyi ortaya koymaktadır: Sözleşme’nin 6(2). maddesi, yetkili makamların, başvurucunun mahkûmiyetine, henüz kesinleşmemiş olsa dahi, atıf yapmasını hiçbir şekilde engellemez. Bu davada bu büyük bir sorun değildir. Başvurucular yalnızca ilk derece kararı ile Yargıtay süreci arasındaki dönemde siyasetçilerin yaptığı bazı açıklamalara atıf yapmaktadır. Bu açıklamalardan birinde Cumhurbaşkanı’na uluslararası bir medya kuruluşu tarafından soru yöneltilmiş o da “Türkiye bir hukuk devletidir, bu yargıçlar tarafından görülecek bir meseledir” diye cevap vermiştir.
Bu sadece size eklerin dikkatle incelenmesi için küçük bir örnek. Ayrıca, kamuda tanınan bir kişinin davasının kurgusal çalışmaları ya da gazetelerin ilgisini tetiklediğini de belirtmek isterim; dolayısıyla Mahkeme gerçekliği tartışmalı bu iddiaları değerlendirirken bunu da dikkate almalıdır.
Tanıklar. Hükümet, 6(3)(d) maddesinin sağladığı güvencelerin sanığa istediği herhangi bir kişiyi tanık olarak çağırma konusunda sınırsız bir hak vermediğini ya da gerçeğin ortaya çıkarılmasına katkı sağlamayacak konularda tanık dinlenmesini zorunlu kılmadığını belirtmektedir. Son duruşmada yapılan tanık dinletme talepleri, Türk mahkemeleri tarafından Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uyarınca yargılamayı uzatmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirilmiştir.
Son olarak, adaletin açıkça inkârı iddiasına değinmek istiyorum. Bu bağlamda Willcox ve Hurford/Birleşik Krallık kararına atıf yapmak istiyorum. Mahkeme, adaletin açıkça inkârı durumunun adil olunmadığına dair esnetilmeyecek kesin bir ölçüt olduğunu belirtmektedir. Bu kavram, basit usul hataları veya güvence eksikliklerinin ötesi [durumlar] için söz konusudur, bu tür eksiklikler Sözleşmeci Devlet içinde meydana geldiğinde 6. madde ihlaline yol açabilir. Ancak burada aranan, 6. maddede güvence altına alınan hakkın özünü ortadan kaldıracak veya tahrip edecek derecede adil yargılama ilkesinin ihlal edilmesidir. Buna, sanığın yokluğunda ve sonrasında esas hakkında yeniden inceleme imkânı olmaksızın yapılan yargılamalar, savunma haklarının tamamen göz ardı edildiği acele basite indirgenmiş yargılamalar ve tutukluluğun hukuka uygunluğunu inceleyecek bağımsız ve tarafsız bir merciye erişim olmaksızın alıkonulma gibi durumlar örnek gösterilebilir. Avukata erişimin bilinçli ve sistematik biçimde engellenmesi de. Bu davada bunların hiçbiri söz konusu değildir.
Belirli bir hâkime ilişkin iddialara gelince, bu hakime atıfta bulunmayı sürdürüyorlar. Bazı olgusal sorunlar bulunmaktadır. Söz konusu hâkim 2023’te değil, 2018’de aday olmuştur. Türkiye’de hâkimlerin göreve başladıktan sonra siyasetle uğraşması kanunen yasaktır. Bu konuda Mahkeme’ye ayrıntılı bilgi sunabiliriz. Karşılaştırmalı ceza yargılaması yasalarında, örneğin Almanya’da, bir hâkimin siyasi bağlantısının bulunması ya da bir siyasi partiye üye olması tek başına reddi hâkim sebebi oluşturmaz.
Ceza muhakemesi yasalarımız Alman Ceza Muhakemesi Kanunu’nu temel almıştır, bu nedenle bu hukuk sistemindeki reddi hâkim ölçütlerine atıf yapmaktayım. Böylesi bir şey, kanaatimizce, hâkimin çok uzak geçmişine bakılarak profili yargılamak anlamına gelmektedir; bazı hukuk sistemlerinde bu tür yaklaşımlar suç sayılır ve yargı bağımsızlığına müdahale olarak değerlendirilebilir. Bu davada o eski adaylık öncesi durum dışında yargıcın hiçbir şekilde [taraflı] yorumu olduğuna dair hiçbir işaret yoktur. Hiçbir somut, güvenilir delil bulunmamaktadır. Biz bu tür konularda hassasız.
Başvurucunun iddialarına ilişkin son bir argüman daha: Şiddet kavramı 19.yüzyılda filizlenmiştir, esasen Avrupa tarihindeki ya da bizim tarihimizdeki şiddetli ayaklanmalara yönelik olarak şekillenmiştir. Tıpkı Yunan komşumuzda olduğu gibi bizde de cuntalar sorunu oldu. Bu suçların cuntalara ya da askerî darbelere uygulanmasında yanlış bir şey yoktur. Ancak bu suç yalnızca bu tür durumlarla sınırlı değildir, [hükümet] üyelerine karşı fiziksel güç kullanımı ne gerekli ne de uygundur. Ankara’nın, Başbakanlık’ın Büyük Millet Meclisi’ni kuşatılması bekleniyor. O tür Bastille’e yürümeler[viii] artık geçmişte kaldı. Günümüzde yıkıcı ya da isyan niteliğindeki eylemler, kalkışma teşebbüsleri Gezi’de olduğu gibi bir tür kokteyl niteliği taşımaktadır.
Bir yanda şiddet kullanarak işlerini yapan geleneksel terör örgütleri vardı. Molotof kokteylleri, mümkün olan her şeyle. Bunlar karar metninde yeterli biçimde ortaya konmuştur. Diğer yanda modern, başat önemde yıkıcı yöntemler söz konusudur. Bunlar yakın dönemde İngiliz kamu düzeni mevzuatına da girmiştir: kimliğin tespit edilmesini engellemek amacıyla maske kullanılması ya da Sarı Yelekliler hareketinde gördüğümüz türden işgal eylemleri gibi. İşte bu yüzden, bu davaya klasik bir darbe perspektifinden yaklaşmak yanıltıcı olacaktır.
Bu bağlamda, bir örgüt yapısının bulunmasının ya da şiddetin maddi tehlike oluşturur hale gelmesinin şart olmadığı yönünde epey içtihat da mevcuttur. Ve fiillerin elverişliliği meselesi. Burada İtalyan meslektaşım Padovani’ye atıf yapıyorum, “Fiillerin davranış içinde somutlaşan elverişliliği, söz konusu organların işlevlerini engelleme kapasitesi anlamına gelir. Bu bağlamda ‘engelleme’ yalnızca bir fonksiyonun icrasına fiziksel bir engel oluşturmak değil, aynı zamanda ilgili organı şu değil bu yönde hareket etmeye mecbur bırakmak anlamına da gelir”. Dolayısıyla dikkatinizi çekmek istediğim husus, bu suça nasıl bakılması gerektiğidir. Yalnızca başvurucunun ya da, yalnızca Hükümet’in gözlüklerinden değil, sadece karşılaştırmalı hukuk perspektifinden ve söz konusu suç tiplerinin kriminolojik özü perspektifinden bakılmalı.
Başbakanlık Ofisi’ne bir değil, üç kez saldıran belirli bir gruptan ve onların beraat ettiğinden bahsediyorlar. Bu durum ilk bakışta bir çelişki gibi görünebilir. Ancak beraat kararı yalnızca bu kişilerle ilgilidir. Bu suç, ilgili mahkeme kararında da belirtildiği üzere bunlar, başvurucunun kontrolü altında yürütülen kolektif planlamanın bir parçasıydı. Önemli bir unsur teşkil edebilirler. Meselemiz [başvurucunun] bunları harekete geçirdiği değildir; ne söylediğidir. “Bu kalabalığı kullanalım, bunu öyle bir şekilde kurgulayalım ki, eğer bunu organize edebilirsek, Çarşı’nın, yani bu taraftar grubunun kamusal gücünü…” Yani, [başvurucu] söz konusu grubun eylemlerinin doğurduğu etkiyi kullanmaktaydı ve bunların tamamı dosyadaki iletişim kayıtlarında yer almaktadır. Dolayısıyla Mahkeme’nin önceki içtihatları bu suçun bu şekilde yorumlanmasına yeterli şekilde gerekçe sağlamaktadır.
Şimdi izninizle yargıçların sorularına geçmek isterim.
Yargıç Bårdsen, ilk soru. Saygıdeğer yargıç, Anayasa Mahkemesi’nin acil önceliklendirme politikası hakkında soru yöneltti. Anayasa Mahkemesi’nin 31 Temmuz 2025 tarihli ön inceleme oturumu kararı uyarınca, bireysel başvuruların incelenmesi bakımından yedi ayrı kategori belirlenmiştir.
İlk olarak kategoriler dosyaların acil olarak tanımlanmalarının kriterlerini ortaya koymaktadır. Buna göre, başvurucunun yaşamı veya sağlığına ilişkin ciddi ve acil durumlar; başvurucunun kişisel ve ailevi durumuna ilişkin ciddi ve acil meseleler; çocuğun üstün yararının tehlikede olduğu ciddi ve acil durumlar; Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 73. maddesi kapsamına giren başvurular; yasal tutukluluk süresi aşılmasına rağmen tutukluluğun devam ettiği haller; Anayasa Mahkemesi tarafından verilen ihlal kararının yerine getirilmemesine ilişkin başvurular; adil yargılanma hakkı ihlallerinin olduğu davalar.
İstatistiklere gelince, bunlar yalnızca geçici niteliktedir; izin verilirse daha ayrıntılı bilgileri yazılı beyanlarımızda sunacağız. Başvurucunun 24 Ekim 2023 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvurudan önce, benzer şikâyetler içeren yaklaşık 1860 adet bireysel başvurunun derdest olduğu anlaşılmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin bu başvurular hakkında da henüz karar vermemiş olması, başvurucunun davasının kasten geciktirilmediğini ve ayrımcı bir muameleye maruz bırakılmadığını göstermektedir. Daha fazla istatistik de mevcuttur, fazla rakam olduğu için bunları [yazılı] temin etmemin daha iyi olacağını düşünüyorum. Mahkeme için kafa karışıklığı yaratmak istemem. Ayrıca başvurucuyla birlikte yargılanan kişilerden birinin davasına Anayasa Mahkemesi’nde bakıldı, kendisi sağlık durumunu ileri sürerek acil inceleme talebinde bulundu ve başvurusu Anayasa Mahkemesi tarafından değerlendirilerek karara bağlandı.
Koşullu salıverilme imkânı tanımayan müebbet hapis cezasına ilişkin soruya gelince, başvurucu bu hususu Anayasa Mahkemesi önüne getirmemiştir. Koşullu salıverilme olanağının bulunmaması sebebiyle Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikâyetten bahsediyorum. Mahkeme daha önceki içtihadında, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun (telafi edici) etkili bir hukuk yolu olduğunu kabul etmiş bulunmaktadır. Somut olayda ise koşullu salıverilme imkanı tanımayan müebbet hapis [cezası] ile ilgili bir başvuru yapılmamış olduğundan, söz konusu iddia kabul edilemez. Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesi bugüne kadar böyle davalarda ihlal kararı vermiş de değildir. Ancak bu yalnızca Türkiye bağlamında bir mesele değildir; bu bağlamda Vinter kararından Hutchinson kararına uzanan içtihat değişikliğine de işaret etmek isterim. Koşullu salıverilme imkânı tanımayan müebbet hapis cezası hayli tartışmalı bir konudur.
Sayın Kučs’ün sorusuna gelirsek, Türk yargısının mevcut durumuna ilişkin çok ayrıntılı bir bilgi notum var; bunu İnsan Hakları Komiseri’ne de vereceğim. Oradan bir paragraftan aktarıyorum. Son 20 yıl içinde Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısı iki kez reformdan geçirilmiştir. Bu değişikliklerle üye sayısı arttırılmıştır. Avukatlar ve akademisyenlerin temsili sağlanarak çoğulcu yapı güçlendirilmiş, ona bağlı Genel Sekreterlik ve Teftiş Kurulu oluşturulmuştur, Kurul’a bağımsız bir bütçe tahsis edilmiş ve daha önce Adalet Bakanı’na ait olan birçok yetki Kurul’a devredilmiştir. Ve etkili bir iç başvuru mekanizması getirilmiştir. 2010 tarihli Venedik Komisyonu raporunda yer alan, kurul üyelerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilmemesine ilişkin eleştiriler dikkate alınarak, 2017 yılında yapılan anayasa değişikliği ile üyelerin çoğunluğunun TBMM tarafından seçilmesi öngörülmüştür.
İlk kararı veren hâkimlere ilişkin disiplin süreci konusu. Bu inceleme davanın detaylarının incelenmesine yönelik olarak kamuoyundan gelen çağrılar üzerine başlatılmıştır. Yedi duruşma boyunca hâkimler mevcut delilleri yeterli görmüş, ancak son duruşmada böyle olmadığına karar vermiştir. Aynı soruşturma kapsamında, tanık beyanları ve kendi ikrarları doğrultusunda G.M.P. adlı hâkimin, hüküm öncesi görüşünü açıkladığı, yani bu davada vereceği kararı önceden ifade ettiği tespit edilmiştir. Bu durum, usulî tarafsızlığı ve görevini özenli ve tutarlı şekilde yerine getirip getirmediği konusunda kaygı doğurmuştur. Ancak, bu önlemler bir sonuca yol açmamıştır. Kendisi halen hakim olarak görev yapmaktadır ve bu hâkimlere bir ceza veya başkaca herhangi bir yaptırım uygulanmamıştır.
Anayasa Mahkemesi üyelerine karşı başlatılmış bir ceza yargılaması da bulunmamaktadır. Ancak genel bir değerlendirme olarak şunu ifade edebilirim: 2010 yılında bireysel başvuru mekanizmasının getirilmesiyle birlikte Anayasa Mahkemesi adeta “Türk Strazburg’u” haline gelmiştir. Biliyorsunuz, 19. yüzyıldan beri bizde Fransız modelinden alınan Alman Ceza Kanunu’nda bütüncül değerlendirme ilkesi Conseil d’Etat[ix] ve yine Fransa’dan alınan Temyiz Mahkemesi (Yargıtay) mevcuttu; ancak o zamana dek bu tür [Anayasa Mahkemesi gibi] bir denetim mekanizması bulunmuyordu. Ceza yargılamasının nihai sonucu hakkında son sözü kim söyleyecek?
Bu konuda mahkemeler arasında bir yetki çekişmesi yaşıyoruz, bunun zamanla çözüleceğini düşünüyorum. Ancak kolay bir mesele değil, Almanya gibi bireysel başvuru mekanizmasının daha uzun süredir var olduğu ülkelerde dahi bu tür denetim mekanizmalarına yönelik eleştiriler bulunmaktadır. Bu tartışmalar Türk hukuk sistemine de yansımıştır. Bu durum kaotik görünebilir; ancak buradan mala fide[x] çıkarılmamalıdır. [Sadece] Mükemmel değildir.
5. maddenin 1.fıkrasının (a) bendi konusunda, Hükümet, başvurucunun şikâyetine ilişkin geçerli sürenin Anayasa Mahkemesi’ne başvuru tarihi olan 9 Haziran 2022 ile mahkûmiyetin kesinleştiği tarih olan 28 Eylül 2023 arasındaki 15 aylık dönem olduğu düşüncesindedir. Anayasa Mahkemesi önünde 15 aylık bir süre geçtiğini ve bunun makul olduğu kanaatindeyiz.
Yanılmıyorsam tüm soruları yanıtlamaya çalıştım, ancak tam bilgilendirme için Mahkeme’ye ek yazılı açıklamalar sunabiliriz.
Teşekkür ederim.
- Teşekkürler. Şimdi başvuru taraf adına Sayın Leach ve Sayın Çalı’ya söz veriyorum.
[i] İspatlanmamış iddianın doğru kabul edilmesi
[ii] Alman Ceza Kanunu’nda bütüncül değerlendirme ilkesi
[iii] Karma sistem
[iv] Alman Ceza Muhakemesi Kanunu
[v] Aynı fiilden dolayı iki defa yargılama yapılamaz
[vi] Soyut şekilde
[vii] Kızıl Ordu Fraksiyonu
[viii] Fransız İhtilali sırasında Bastille hapishanesinin basılıp boşaltılması
[ix] Devlet Konseyi, ülkemizde Danıştay
[x] Kötü niyetle davranma----
Başvurucunun Cevabı
Prof. Philip Leach, Osman Kavala’nın Hukuki Temsilcisi
Teşekkür ederim Sayın Başkan,
Yargıçların yönelttiği soruların bir kısmını cevapladıktan sonra izninizle sözü Profesör Çalı’ya bırakacağım.
Yargıç Bårdsen’e: Davaların önceliklendirmesi politikasına dair sorunuzu Hükümet’e yöneltmiştiniz. Şu hususu vurgulayayım: Sayın Kavala Anayasa Mahkemesi’ne önceliklendirme için başvurmuş, ancak bundan sonuç çıkmamıştır. Ayrıca 5. maddenin 1. fıkrasının (a) bendi kapsamında “adaletin açıkça inkâr edilmesi” meselesini de sordunuz, Hükümet cevabını sundu. Bu noktayı netleştirelim, biz en başından itibaren açıkça 5. maddenin 1. fıkrasının ihlal edildiğini ileri sürdük, Hükümetin atıf yaptığı 15 aylık sürenin fazla uzun olduğu iddiasındayız. Ancak süre bunu da aşıyor, zira mahkûmiyet açık bir adalet inkârı anlamına geliyor.
Hükümetin atıf yaptığı Birleşik Krallık kararında yer alan tanımın bir kısmını dinlediniz, burada[adaletin açıkça inkarı ile ilgili] kesin bir ölçüt olduğunu söylemekte haklıdır, bunun basit usulsüzlüklerin ötesine geçtiği doğrudur. Bunların ikisi de Sayın Kavala’nın davasında mevcuttur. Bildiğim kadarıyla, adaletin açıkça inkârı ölçütü en son yaklaşık bir ay kadar önce Navalnyy (No. 4) kararında tanımlanmıştır. Mahkeme bu kararın 134. paragrafında, hakkın özünü tamamen ortadan kaldıracak veya tahrip edecek derecede temel nitelikte bir 6. madde ihlali ifadesini kullanmıştır. Mahkeme adaletin açıkça inkârı durumunu böyle tanımlamış ve ayrıca bazı örnekler de vermiştir; bunlardan biri, savunma haklarının tamamen göz ardı edildiği basite indirgenmiş yargılamadır. Bunun [adaletin açıkça inkarının] Sayın Kavala’nın davası için geçerli olduğunun aşikâr olduğu düşüncesindeyiz. Yalnızca 2019 tarihli karar değil, aynı zamanda 2022 tarihli karar, Büyük Daire’nin burada yaptığı tespit, önceki kararının yetkililerin davranışının Gezi olayları ya da darbe girişimine ilişkin yargılamalardaki tüm işlemleri geçersiz kıldığını ifade eden tespit dikkate alınmalı. Bu davada 6. maddenin 18. madde ile birlikte ihlal edildiğini söylüyoruz.
Yargıç Yüksel’in sorusuna geçecek olursam, Anayasa Mahkemesi’nin Aralık 2020 tarihli kararından sonra neden bu Mahkeme’ye yeni bir başvuru yapılmadığı soruldu, o aşamada neden başvuru yapılmadı? Bu Sayın Kavala’nın keyfî ve hukuka aykırı tutulması 5. maddenin süregiden ihlalidir. Bu nedenle Strazburg’a başvuru için sınırlanmış bir süre hiçbir zaman işlemeye başlamamıştır; bugün bile. Elbette Hükümet, 2024 yılında başvuru yapıldığını ve bunun çok geç olduğunu ileri sürmektedir; ancak biz bu argümanı açıkça reddediyoruz.
Yargıç Kučs’a, 5. madde ve [kararların] icra meselesine ve Mahkeme’nin bu hususu incelemesi gerekip gerekmediğine ilişkin sorunuz. Bu noktada tekrar açıkça belirtmek isteriz ki, bu dava Mahkeme’nin 2019 tarihli kararından sonra ortaya çıkan yeni ve süregiden ihlallerle ilgilidir. 5. maddenin süregiden ihlali söz konusudur; ayrıca 6. madde ve atıf yaptığımız diğer hükümler bakımından da yeni ihlaller mevcuttur. Sorduğunuz hususa gelince: Bu dava, daha evvel açıkça ifade ettiğimiz üzere, 2019 tarihinde verilmiş olan önceki kararın uygulanmasına ilişkin bir dava değildir. Ancak, belirttiğimiz gibi, elbette hem 2019 hem de 2022 tarihli kararlardaki tespitler bu davanın bağlamı bakımından temel önemdedir. Bugün İnsan Hakları Komiserinin anlattıkları da. Yazılı beyanlarımızda, Mahkeme’nin yeniden bakması gereken Rusya davalarından benzer örneklere atıf yapmaktayız.
Çeçen davaları İsayeva, Abuyeva ve Abakarova, kararlarıyla, mukayese mümkündür zira Mahkeme’nin aynı ihlali, farklı başvuruculara ilişkin ardışık kararlarında yeniden ele aldığı görülmektedir, Mahkeme bu bağlamda çok açık bir şekilde şunu ifade etmektedir, önceki kararların ötesine geçmemiz gerekir, Devlet’in kararlara uymamasının ilave sonuçları olmalıdır demektedir. Abakarova (2015) kararında, önceki kararın üzerinde ve ötesine geçen tedbirler alınması gereğini söylemişlerdir. Birkaç yıl önce Mahkeme’nin hükmettiği başvurucunun tahliyesi kararına ilave olarak, onun beraati için ya da aleyhine hükmün butlan kılınması için spesifik bir hükmün olmasını talep etmemizin nedenlerinden biri budur. Amerika (Inter American) İnsan Hakları Mahkemesi’nin[i] tam da bunu yaptığı içtihatları vardır. Faydası olursa bu davaları da Mahkemeniz’e sunabiliriz.
Yargıçların diğer sorularına ilişkin olarak sözü Profesör Çalı’ya bırakacağım.
Ancak sözü devretmeden önce 18. madde ve 7. maddeye ilişkin olarak ileri sürülen argümanlara ilişkin bir hususa daha değinmek istiyorum. Şimdi biz, 5, 6, 7, 10 ve 11. maddelerle bağlantılı ihlallerle birlikte 18. maddenin uygulanması gerektiğini öne sürdük.
18. maddenin 6 ve 7. maddelerle birlikte uygulanması konusunda bazı belirsizlikler mevcuttur. Ancak artık biliyoruz ki, yakın tarihte Büyük Daire tarafından bakılan Ukrayna/ Rusya davasında verilen Kırım kararında, 18. maddenin 6. madde bakımından uygulanabilir olduğunu biliyoruz. Ancak aynı kararda, 18. maddenin 7. maddeye uygulanamayacağı ifade edilmiştir. Bu noktada Büyük Daire’den, bu davanın kendine özgü koşulları ışığında bu meseleyi yeniden değerlendirmesini talep etmekteyiz. Atıf yapılan dava devletlerarası bir davadır, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile ilgilidir, bağlam çok, çok farklıdır. Ayrıca 18. madde ile 7. maddeye ilişkin husus yalnızca iki cümleyle ele alınmıştır. Geri alınması mümkün olmadığı için 18. maddenin 7. maddeye uygulanamayacağı gerekçe olarak ifade edilmiştir. Ancak buradan illa böyle bir sonuca varılması gerektiği kanaatinde değiliz.
Bu olayda, [18. maddenin 7.maddeye de uygulanması] hem tutukluluk sürecine hem de mahkûmiyet sürecine ilişkin olarak 18. maddenin 5.ve 6. maddelerle birlikte uygulanmasının ardılıdır. Sözleşme bütüncül bir şekilde yorumlandığında 18. maddenin 7. maddeye de uygulanmasının, doğru ve mantıki olacağı, bu ihtimalin yok sayılmaması görüşündeyiz. Bu davada, Türk Ceza Kanunu’nun 309 ve 312. maddelerinin Sayın Kavala ’ya kendisini susturmak, cezalandırmak ve hedef almak amacıyla kasıtlı olarak uygulandığı düşüncesindeyiz. Bu bağlamda Mahkeme’den, bu hususu yeniden değerlendirmesini, 18. maddeyi 7. madde ile birlikte uygulayarak ihlal tespitinde bulunmasını talep etmekteyiz.
Sayın Başkan, bu noktada izninizle sözü Profesör Çalı’ya bırakıyorum.
- Şimdi Profesör Çalı’yı davet ediyorum. Teşekkürler.
[i] Güney Amerika ülkelerinin bir kısmının kurmuş olduğu mahkeme---
Prof. Başak Çalı, Osman Kavala’nın Hukuki Temsilcisi
Teşekkür ederim Sayın Başkan,
İzninizle, yargıçların yönelttiği soruların bir kısmını yanıtlamaya devam edeceğim.
Sorulardan biri, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının gözden geçirilmesine ilişkin olarak 3. madde kapsamında etkili bir başvuru yolu bulunup bulunmadığına dairdi. Bildiğimiz kadarıyla, bu spesifik mesele bakımından Anayasa Mahkemesi’ni etkili bir telafi edici merci olduğunu gösteren bir içtihat mevcut değildir. Böyle bir bilgimiz yok. Mahkeme’nin Tekin ve Baysal kararının bu olasılığa işaret ettiğinin farkındayız; ancak orada da vurgulandığı üzere, bunun (telafi edici) etkili bir hukuk yolu olduğunu fiilen göstermiş herhangi bir içtihat bulunmamaktadır. Her hâlükârda, Mahkemeniz önünde de ileri sürdüğümüz üzere, somut olayda Anayasa Mahkemesi huzurundaki iç hukuk yollarının tümümün ne denli etkili olabileceği meselesinde olağandışı koşullar söz konusudur. Özellikle bu davayla ilgili olarak ortaya koymuş olduğumuz koşullardan bahsettiğimizi vurgulamak isterim. Dolayısıyla, hem bu yönde herhangi bir kanıt bulunmaması hem de bu davanın kendine özgü koşulları nedeniyle, (telafi edici) bir iç hukuk yolunun var addedilmesi mümkün değildir.
İkinci olarak, Mahkeme’nin 2019 tarihli Boltan/Türkiye kararına dikkat çekmek isteriz; bu tam olarak aynı temelde verilmiş bir ihlal kararıdır. Adı geçen davada başvurucu, Anayasa Mahkemesi önünde iç hukuk yollarını tüketmemiş ve bu husus Hükümet tarafından da itiraz konusu yapılmamıştır; Mahkeme de bu durumun açıkça altını çizmiş bulunmaktadır. Biz de beyanlarımızda Boltan kararını esas aldık; bu karar 2019 itibarıyla Mahkeme’nin bu konuya ilişkin verdiği en güncel kararlardan biridir.
Yargıç Mercer Türk Anayasa Mahkemesi önündeki usullere ilişkin sormuştu. Anladığım kadarıyla soru, Haziran 2022 tarihli başvuruya değil, Ekim 2023 tarihli başvuruya yönelikti. Bu konuyu ele almadan önce şunu belirtmek isterim ki, Hükümet’in beyanlarından öğrendiğimize göre Sayın Kavala’nın Haziran 2022’de yaptığı üçüncü başvuru, Mahkeme’nin ihlal prosedürü kapsamında verdiği birkaç hafta sonraki kararından sonra, 25 Temmuz 2023 tarihinde askıya alınmış. Bu ilk başvuruya ilişkin tüm yargılama aşamaları tümüyle tamamlanmıştı, askıya alınma nedenlerinin ne olabileceğine ilişkin herhangi bir usulî açıklama var mı, bilmiyorum, bizlere bu konuda bilgi verilmedi.
Dördüncü başvuru bakımından da tüm beyan sunma aşamaları, Hükümet’in cevapları, aylar önce tamamlanmıştı. Yani geriye kalan tek aşama kararın verilmesiydi. Ancak vurgulamak isterim ki, bu durum yalnızca Ekim 2023 tarihli dördüncü başvuru açısından değil, Haziran 2022 tarihli üçüncü başvuru açısından da geçerlidir.
Sorulan sorulara yanıtlarımız bu kadardır. Ek açıklama gerektiren hususlar olursa memnuniyetle cevap vermeye hazırız.
Bu arada, geçtiğimiz yıl Kasım ve bu yıl Şubat aylarında Mahkeme’ye sunduğumuz birçok hususu detaylı olarak anlattığımız beyanlara da değinmek isterim. Ancak Hükümet’in beyanlarına yanıt olarak birkaç noktayı özellikle vurgulamak istiyorum.
Bunlardan biri, Mahkeme’nin yanı sıra Avrupa’daki ve dünyadaki birçok mahkemenin de gayet iyi bildiği ‘dördüncü derece doktrini ile ilgili. Ve elbette ki delillerin değerlendirilmesi meselesi çok özel bir şekilde Anayasa Mahkemeleri’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin önüne geliyor.
Sözleşme ile güvence altına alınan hakların korunup korunmadığını değerlendirebilmek için, Mahkemenizin ve Avrupa Konseyi’ne üye olan devletlerdeki tüm mahkemelerin, tüm yüksek mahkemelerin, delillerin dava açısından ilgili ve yeterli nitelikte olup olmadığını Sözleşme standartları ışığında incelemesi gerekmektedir. Kanaatimce bunu yapmak Mahkeme’nin görevidir bu, olguları araştırma gibi ultra vires[i] yaratacak bir faaliyet değildir. Aksine, 5. madde, 6. madde, 7. madde ve diğer hükümler bakımından delillerin ilgili ve yeterli nitelikte olup olmadığının denetlenmesidir.
Bu bağlamda şunu vurgulamak gerekir ki, delillerin incelenemeyeceği şeklindeki argüman Yargıtay tarafından da ileri sürülmüş ve bu çerçevede, Türk Anayasa Mahkemesi’nin dokuz üyesi hakkında, tam da delillerin ilgi ve yeterliliğini incelemiş olmaları nedeniyle suç duyurusunda bulunulmuştur. Bir ülkenin en yüksek Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında bu gerekçeyle suç duyurusunda bulunulmuş olması, daha önce iç hukuk yollarının etkililiğine ilişkin beyanlarımızı teyit etmektedir.
Son derece önem taşıyan bir başka husus ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin temel ilkelerinden biri olan Sözleşme’nin giriş bölümünde yer alan ikincillik ilkesine ilişkindir. İkincillik ilkesinin ne olduğuna dair yapılmış birçok önemli tespit bulunmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme’nin orantılılık kriterinin anlamı ve uygulamasını son derece açık bir şekilde izah eden Savran/Danimarka kararının 189. paragrafı kanaatimce son derece çarpıcıdır. Bu paragrafta Mahkeme, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından olguların titizlikle incelemesi, ilgili insan hakları standartlarının Sözleşme ile tutarlı bir şekilde uygulanması ve başvurucunun bireysel menfaati ile genel kamu yararı arasında yeterli bir denge kurulması gerektiğini belirtmektedir. Bunlar, ikincillik ilkesine değer verme, onu benimseme ve ona gerçekten saygı göstermenin ne anlama geldiğini son derece açık ve net biçimde ortaya koyan ölçütlerdir.
Keza, Z.K./Türkiye kararında da Mahkemeniz, 35. madde bağlamında ikincillik ilkesinin uygulanmasına ilişkin üç önemli değerlendirme ölçütü bulunduğunu vurgulamıştır. Mahkemenizin getirdiği ölçütlerden ilki Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcı olup olmadığıdır. Biz bu olayda durumun böyle olmadığını, savunduk. Bağlayıcı oldukları hayli şüphe götürür. Gezi Parkı protestoları bağlamında Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı, biri ilk derece mahkemesi, ikisi de Yargıtay tarafından olmak üzere üç kez reddedilmiş bulunmaktadır.
İkinci ölçüt, mağdur olduğunu iddia eden bireyin iç hukuk yolunun sağladığı korumanın kapsama sınırlarının ne olduğunu anlayabilecek şekilde Anayasa Mahkemesi önünde girişimde bulunup bulunmadığıdır. Sayın Kavala, Anayasa Mahkemesi’ne dört kez bireysel başvuruda bulunmuştur. Bunların ikisi ret kararıyla sonuçlanmış olup, ikisi halen derdest durumdadır ve kendisi sekiz yıl beş aydır hukuka aykırı bir şekilde özgürlüğünden yoksun bırakılmaktadır.
Üçüncü ve son ölçüt ise Mahkemenizin Anayasa Mahkemesi içtihadının kendi içtihadıyla ve 35. madde kapsamındaki değerlendirmesiyle uyumlu olup olmadığını inceleme hakkını saklı tutmasıdır. Anayasa Mahkemesi ilk kararında etkili bir telafi sağlayamamıştır. İkinci kararında ise AİHM’nin 2019 tarihli kararındaki tespitleri inceleyip göz önünde bulundurma fırsatı varken bunu yapmamıştır. Yediye karşı sekiz oyla alınan bu kararda çoğunluk, Mahkemenizin içtihadını dikkate almamıştır. Bu durum karşı oy yazılarında net olarak vurgulanmıştır. Büyük Daire tarafından yapılan ihlal prosedürleri yargılamasında da bu durum sistematik bir şekilde vurgulanmıştır.
Dile getirmek istediğim iki husus daha var. Birincisi olgularla ilişkin nitelendirme ve olguların aslında ne olduğu ile ilgili tartışma. Yaşananlar bir protesto muydu, yoksa bir ayaklanma mıydı? Bu noktada biz, olguların tespiti bakımından, Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nun resmi raporlarına dayandık; adı geçen kurum, devlet içinde, idarenin bir parçası olan bir insan hakları kuruluşudur. Beyanlarımızın ekinde, olgularla ilgili olarak bu kurum tarafından hazırlanan raporları sunmuş bulunmaktayız. Yani Gezi Parkı olaylarına ilişkin olarak, devletin insan hakları kurumunun raporuna dayanıyoruz. Buna ek olarak, ülke ziyaretleri yapan ve bu ziyaretler sonucunda raporlar hazırlamış olan İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nin raporlarından da faydalanmaktayız. Yani, hem bir kamu kurumunun hem de Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri tarafından hazırlanmış durum tespit raporlarını rehber olarak kullanmaktayız.
Olgulara ilişkin değinmek istediğim ikinci husus, Sayın Kavala’ya yönelik suçlamalarla ilgili sıkça dile getirilen maddi ve mali yardım iddialarıdır. Bu davayı iç hukuk nezdinde sekiz yıldır takip etmekte olan avukatlarla birlikte bu bilgileri yeniden inceledik. Bu çerçevede, Yargıtay kararında maddi ve parasal destek olarak anlatılanlar, 20 adet sandviç, 20 adet COVID yüz maskesi, bunu özel olarak vurgulamak isterim, gaz maskesi değil; hepimizin kullanmış olduğu türden yüz maskeleri, sayıları 20 ve eczaneden satın alınmışlar, 20 adet poğaça, peynirli börek gibi bir şey, çok güzeldir. Parkta protestolar olurken parka götürülen bir adet katlanır plastik masa ve bir adet hoparlör.
Bu noktada bir şeyi vurgulamamız lazım: Osman Kavala’nın işyeri söz konusu parkın olduğu mahalde bulunmaktadır. Yani işyeri orada. Bu protestolar, yani meydandaki tek parkta alışveriş merkezi inşa edilmesine karşı çıkan çevre protestoları başladığında, kendisinin yapabileceğini söylediği şeyler bunlardır. Bu harcamaların toplam tutarı, Türkiye’de enflasyon çok yüksek olduğu için şu anda yanlış bir rakam veriyor olabilirim, o tarihte yaklaşık 670 liraydı. Yanılıyor olabilirim, kusura bakmayın, bunun o sırada 300 avro veya daha az bir miktara denk geldiğini tahmin ediyoruz. Yargıtay kararında yer alan ve burada da tekrar edilen, Sayın Kavala tarafından sağlandığı ileri sürülen maddi katkı bundan ibarettir.
Kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Anadolu Kültür’e yapılan para transferlerine ilişkin olarak da, ki bu husus Yargıtay kararında sürekli tekrar edilmektedir, şunu vurgulamak isteriz: Adı geçen kuruluş düzenli ve sürekli olarak denetlenmektedir. Hatta tüm bu yargılamalar sırasında yakın bir zamanda teftişten geçirilmiştir ve Ticaret Bakanlığı tarafından yapılan inceleme sonucunda kuruluşun mali kayıtlarında ve defterlerinde herhangi bir usulsüzlük bulunmadığına dair açık bir rapor düzenlenmiştir. Yargıtay kararından önce düzenlenmiş en son denetim raporunu da Mahkeme’ye ek olarak sunmuş bulunuyoruz. Dolayısıyla bu denetime ilişkin bilgiler Yargıtay kararı verildiği tarihte kamuya açık bir şekilde bilinir durumdaydı.
Son olarak, Sayın Kavala’nın telefon görüşmesi kayıtlarına değinmek istiyorum; çeşitli faaliyetlerin organize edilmesine ilişkin olarak insanlarla konuştuğu kayıtlardan bahsediyorum. İnanılmaz derecede önemli husus şu: Sayın Kavala’ya hiçbir zaman bu kayıtları dinleme imkânı verilmedi. Söz konusu konuşmaların delil vasfını değerlendirme imkanı olmadı. Esasen birkaç hafta içinde toplam on kişiyle yapılan telefon görüşmelerinden bahsediyoruz. Kendisi bütün bir yargılama boyunca bu kayıtları dinlemek istediğini, bu konuşmalara “şunu dedi”, “bunu dediği” gibi anlamlar atfedildiğinden bu yorumların doğruluğunu sorgulamak istediğini mütemadiyen dile getirmiştir.
Buna rağmen, şimdi sizlerin huzuruna sayfalarca döküm halinde sunulan bu kayıtları yargılama süreci boyunca sorgulamasına, incelemesine itiraz etmesine olanak tanınmamıştır. Bu kayıtların hiçbiri, yargılama boyunca silahların eşitliği ilkesi çerçevesinde incelenmiş değildir. Bu hususun bu davada 6. maddenin ciddi ihlaline yol açan başka bir ilave unsur oluşturduğu kanaatindeyiz. İç hukukta yürütülen yargılamalarda bu kayıtların hukuka aykırı şekilde elde edilmiş dinlemeler olduğu hususu da uzun uzun tartışılmış olmasına rağmen, bu mesele Yargıtay kararlarında cevaplanmış değildir.
Sayın Kavala hakkında beraat ve tahliye kararı veren üç hâkime ilişkin olarak herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun raporları ve disiplin soruşturmaları gizli olduğu için bizim bu bilgilere erişimimiz bulunmamaktadır. Bu nedenle söz konusu hâkimlere ne olduğu, bunlar hakkında ne tür bir soruşturma yürütüldüğü, bu hâkimlerin neyle itham edildikleri ya da hangi disiplin ihlallerinin ileri sürüldüğü konusunda herhangi bir yorum yapmamız mümkün değildir. Bunların hiçbiri doğrulamamız, öğrenebilmemiz veya bunlar hakkında görüş bildirmemiz mümkün olan bilgiler değildir. Bu bilgilere erişimimiz bulunmamaktadır.
Teşekkür ederim.
[i] Yetki aşımı
[Başkan] — Bu aşamada, yargıçlardan, taraf temsilcilerinin verdikleri yanıtların daha fazla aydınlatılmasına ilişkin bir talep olup olmadığını anlamak istiyorum. Yargıç Chanturia. Buyurun.
[Yargıç Chanturia] — Teşekkür ederim Sayın Başkan. Açıklık getirmek adına şunu sormak isterim: Hükümet temsilcisinin beyanlarından doğru anladıysam, [Anayasa Mahkemesi’nin] yargılama işlemlerinin askıya alınmasını açıklayan özel bir gerekçe bulunmamaktadır.
[Sayın Bozbayındır] — Soruyu tekrar eder misiniz?
[Yargıç Chanturia] — Şunu soruyorum: Yargılama işlemlerinin askıya alınmasını bu kadar uzun sürmesini açıklayan herhangi bir gerekçe var mı? Halen derdest iki başvuru bulunmaktadır. Doğru anladıysam, yargılama işlemlerinin askıya alınmasını haklı kılan özel bir gerekçe bulunmamaktadır.
[Sayın Bozbayındır (meslektaşlarına dönerek)] — Yargılama askıya mı alındı? Buna dair kamuya açıklanmış bir gerekçe yok; ancak … [araştırabilirim]
-- Yargıç Ktistakis, verilen yanıtlara ilişkin bir takip sorusu; yeni bir soru değil…
[Yargıç Ktistakis] – Elbette. Takip sorum meslektaşım Kučs’un yönelttiği soruya ilişkin. Hükümet’e şu hususu açıklığa kavuşturma imkânı tanımak istiyorum: Anayasa Mahkemesi’nin dokuz üyesi hakkında başlatılan ceza soruşturması hâlen devam ediyor mu? Teşekkür ederim.
[Sayın Bozbayındır] -- Daha önce de ifade ettiğim üzere böyle bir süreç yoktur. Ancak isterseniz ayrıntılı bilgi sunabiliriz. [Meslektaşına döndükten sonra] Hayır, Anayasa Mahkemesi hâkimleri hakkında böyle bir ceza soruşturması bulunmamaktadır. Sanırım burada bir yanlış anlaşılma var. Ancak talep etmeniz halinde, yazılı olarak ayrıntılı bilgi sunabiliriz. Zira bu yönde bir bilgiye sahip değilim.
[Başkan] — Tamam. Şunu belirtmek isterim: Her iki taraf da isterlerse – ki Hükümet tarafından da bu yönde bir talep geldi – iki hafta içinde yazılı görüş sunma imkânına sahiptir. Yanıtlarınıza ilişkin her türlü ek açıklama, netleştirme ve ayrıntılandırmayı bu süre içinde sunabilirsiniz. Bu imkân her iki taraf için de geçerlidir. İki hafta içinde. Yargıçlardan başka açıklama talebi olan başka var mı? Görüyorum ki yok.
DURUŞMANIN KAPANIŞI
Şimdi kamuya açık duruşmanın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Taraflara, sundukları beyanlar ve Mahkeme’nin sorularına verdikleri yanıtlar için bir kez daha teşekkür ediyorum.
Mahkeme bundan sonra davanın kabul edilebilirliği ve esasına ilişkin müzakerelere geçecektir. Hüküm daha sonraki bir tarihte verilecek olup, kararın açıklanacağı tarih taraflara bildirilecektir.
Bu itibarla, duruşmayı kapatıyorum.
* Duruşmanın video kayıtları için https://www.echr.coe.int/w/kavala-v.-t%C3%BCrkiye-no.-2-no.-2170/24-İngilizce zabıtlar için https://osmankavala.org/en/statements/1970-full-transcript-kavala-turkey-25-march-2026
