25 Mart 2026 tarihli "Kavala v. Türkiye" AİHM Büyük Daire duruşmasının tam metni

25 Mart 2026 tarihinde Strazburg'da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi'nde görülen "Kavala v. Türkiye" davasına ilişkin duruşmanın tam metninin Türkçe'ye çevirisi aşağıda sunulmaktadır. İçerik, duruşmanın akışını ve tarafların beyanlarını olduğu gibi yansıtmak amacıyla herhangi bir editoryal müdahaleye tabi tutulmamış; akışın daha iyi anlaşılması için ara başlıklarla desteklenmiştir. 

Aşağıda deşifresinin çevirisi paylaşılan duruşmanın kaydına erişmek için tıklayınız

Duruşmanın orijinal dili olan İngilizce deşifresi için tıklayınız.

 

DURUŞMANIN AÇILMASI

Lütfen yerlerinize oturunuz.

Kavala/Türkiye davasının kabul edilebilirlik ve esasına ilişkin aleni duruşmayı başlatıyorum.

 


USULE İLİŞKİN SÜREÇ

Mahkeme’ye yapılan başvuru, 18 Ocak 2024 tarihinde Türk vatandaşı Sayın Kavala tarafından yapılmıştır. Başvuru, Mahkeme İçtüzüğü’nün 42(1). maddesi uyarınca Mahkeme’nin İkinci Bölümü’ne tevzi edilmiştir. Başvuru, 21 Mart 2024 tarihinde Hükümete bildirilmiştir. 16 Aralık 2025 tarihinde Daire, kendi yargılama yetkisinden Büyük Daire lehine feragat edilmesine karar vermiştir.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, Sözleşme’nin 36(3). maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 44(2). maddesi uyarınca yazılı görüş sunmak ve duruşmaya katılmak suretiyle yargılamaya müdahil olma hakkını kullanmıştır. Daire önündeki yargılama sırasında, aralarında Turkey Human Rights Litigation Support Project (Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi), Human Rights Watch (İnsan Hakları İzleme Örgütü), International Commission of Jurists (Uluslararası Hukukçular Komisyonu), Clooney Foundation for Justice (Clooney Adalet Vakfı), University of Amsterdam Fair Trials Clinic (Amsterdam Üniversitesi Adil Yargılama Kliniği), TrialWatch, Türkiye Barolar Birliği, REDRESS ve İfade Özgürlüğü Derneği’nin yer aldığı birçok sivil toplum kuruluşunun yanı sıra Profesör Sluiter’ de İçtüzüğün 44(3). maddesi uyarınca yazılı görüş sunma yetkisi tanınmıştır. Bu yetki Büyük Daire huzurundaki yargılama bakımından da sürdürülmüştür.

Ayrıca, 3 Şubat 2026 tarihinde, aşağıdaki yedi kuruluşa yargılamaya üçüncü taraf sıfatıyla müdahil olma yetkisi tanıdım: European Criminal Bar Association (Avrupa Ceza Avukatları Birliği), Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği, İnsan Hakları Ortak Platformu, European Association of Judges (Avrupa Yargıçlar Birliği), Association of European Administrative Judges (Avrupa İdari Yargıçlar Birliği), Judges for Justice (Adalet Peşinde Yargıçlar) ve European Magistrates for Democracy and Freedoms (Demokrasi ve Özgürlükler için Avrupalı Yargıçlar).

 


TARAFLARIN TEMSİLİ

Davalı Hükümet, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Sayın Aydın tarafından eş-temsilci sıfatıyla temsil edilmektedir. Kendisine ekibinin üyeleri ile çeşitli danışmanlar eşlik etmektedir.

Başvurucu, Profesör Leach ve Profesör Çalı tarafından temsil edilmekte olup kendilerine çeşitli danışmanlar eşlik etmektedir.

İnsan Hakları Komiseri bizzat, Sayın Michael O’Flaherty tarafından temsil edilmekte olup kendisine ekibinin üyeleri eşlik etmektedir.

Mahkeme adına taraf temsilcilerine hoş geldiniz diyorum.

Hükümet temsilcileri, başvurucu temsilcileri ve İnsan Hakları Komiseri ile istişare ettikten sonra söz sırasını aşağıdaki şekilde belirledim. İlk olarak Sayın Aydın söz alacak; ardından Hükümet adına Profesör Bozbayındır yaklaşık 32 dakika süreyle konuşacak. Daha sonra başvurucu adına önce Profesör Leach, ardından Profesör Çalı aynı süreyle söz alacak. Son olarak İnsan Hakları Komiseri Sayın O’Flaherty konuşacak.

Sayın Aydın’ı kürsüye davet ediyorum.

 


HÜKÜMETİN BEYANLARI

Abdullah Aydın, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı

Sayın Başkan, Büyük Daire’nin saygıdeğer yargıçları, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti adına huzurunuzda konuşmak benim için büyük bir onurdur.

Sözlerime başlamadan önce, Daire’ye ve Büyük Daire’ye sunmuş olduğumuz yazılı görüşleri tekrar ettiğimizi belirtmek isteriz.

Her şeyden önce şunu belirtmek isterim ki, somut davaya konu şikâyetlere ilişkin iki ayrı bireysel başvuru halihazırda Anayasa Mahkemesi önünde derdest durumdadır. Mahkeme, 13 yıldan beri Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunu etkili bir iç hukuk yolu olarak kabul etmektedir. Başvurucu, Büyük Daire’yi bu yerleşik içtihattan ayrılmaya davet etmektedir. Böyle bir talep, ikna edici kanıtlar gerektirir. Ne var ki başvurucu, farklı maddi olgulardan kaynaklanan farklı hukuki meselelerden hareketle Anayasa Mahkemesi’nin etkisiz olduğu sonucuna varmaya çalışmaktadır.

Bununla birlikte, rakamlar açık ve nettir. Anayasa Mahkemesi’nin bugüne kadar ihlal tespit ettiği 4876 kararın 4868’i tümüyle yerine getirilmiş bulunmaktadır. Ayrıca, Anayasa Mahkemesi’ne yapılan ilk başvuru 9 Haziran 2022 tarihinde yapılmıştır. Mahkûmiyet sonrasında ileri sürülen şikâyetlere ilişkin ikinci başvuru ise 24 Ekim 2023 tarihinde yapılmıştır. Yani bu başvuru, Mahkemenize 18 Ocak 2024 tarihinde sunulan başvurunun tarihinden üç aydan daha kısa bir süre önce yapılmıştır.

Bu kadar kısa bir süre zarfından hareket ederek, Anayasa Mahkemesi’nin mahkûmiyet sonrası tüm şikâyetler bakımından etkisiz bir başvuru yolu olduğunu ileri sürmek son derece zayıf bir mesnede dayanmaktadır. Sözleşme’de ve Mahkeme’nin yerleşik içtihadında istikrarlı biçimde vurgulandığı üzere, Sözleşme sistemi ikincillik ilkesi üzerine kuruludur. Mahkeme’nin, Anayasa Mahkemesi önündeki yargılama halen derdestken mevcut davayı incelemesi, ikincillik ilkesini zedeleyecektir. Ayrıca başvurucu, Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikâyetlerini Bakanlar Komitesi huzurundaki icra sürecinde de dile getirmiştir. Bakanlar Komitesi halihazırda Mahkeme’nin önceki kararlarının icrasını denetlemektedir. Sözleşme sistemi, Bakanlar Komitesi ile Mahkeme önünde aynı meselenin eşzamanlı olarak incelenmesini öngörmemiştir. Bu tür paralel süreçler, Sözleşme sisteminin kurumsal dengesini sarsma riski taşımakta olup çelişkili değerlendirmelere yol açabilir. Mahkeme’nin mevcut başvuruyu kabul edilemez ilan etmesi, Sözleşme sistemiyle en uyumlu çözüm olacaktır.

Sayın Başkan, Mahkeme’nin saygıdeğer üyeleri,

Bu dava demokratik bir toplumda olağan addedilen barışçıl protestolarla ilgili değildir. Aksine, bu dava, şiddet olaylarının patlak vermesinden çok önce planlanmış, belirli bir strateji doğrultusunda adım adım hayata geçirilmiş ve meşru hükümeti hedef alan bir girişimi konu edinmektedir. Ulusal mahkemelerce yapılan ayrıntılı değerlendirmeler, Gezi ayaklanmasının arka planını anlamak bakımından önemli bir bağlam sunmaktadır. 2000’li yılların başından itibaren, Türkiye’nin komşu bölgelerinde hükümetleri hedef alan birtakım ayaklanma hareketleri ortaya çıkmıştır. Bunlar, sivil toplum görünümü altında faaliyet gösteren ağlar ve örgütlü gruplar tarafından uygulanan belirli yöntemler çerçevesinde şekillendirilmiştir. Söz konusu kararlarda, aynı yöntemlerin Arap Baharı sırasında da kullanıldığı kaydedilmiştir. Bazı ülkelerde bu yöntemler, iç savaşa yol açan gelişmelerin zeminini hazırlamıştır. Bazılarında ise kanlı iktidar değişiklikleriyle sonuçlanmıştır.

Gezi ayaklanması ulusal mahkemeler tarafından şiddet içeren isyan hareketlerinin bir tezahürü olarak değerlendirilmiştir. Demokratik yollarla seçilmiş hükümetin işleyişini engellemeyi ve hükümeti devirmeyi amaçladığı ifade edilmiştir. Nitekim Gezi ayaklanması, 2011 yılından beri hazırlanan, sosyal medya üzerinden örgütlenen ve planlı biçimde hayata geçirilen bir süreçtir. Gezi Parkı sırf bu amaca ulaşmak için bahane olarak kullanılmıştır. Ayaklanmanın bu bağlam ve bu arka plan içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir.

2013 yılında durum yaygın şiddet olaylarına dönüşmüş bulunmaktadır. Dört ay boyunca, özellikle İstanbul’un merkezinde ve ülke genelinde, masum insanların hayatını, bedensel bütünlüğünü ve malvarlığını tehdit eden şiddetli bir ayaklanma yaşanmıştır. Gezi ayaklanması sırasında 280 işyeri, 259 araç, 103 polis aracı, bazı karakollar ve çok sayıda kamu binası zarar görmüştür. Başbakanlık Çalışma Ofisi hedef alınmıştır. On iki siyasi parti binası ile kamu altyapısına ait çok sayıda unsur tahrip edilmiştir. Sekiz sivil ve iki polis memuru hayatını kaybetmiş, 9 binden fazla kişi yaralanmıştır. Bu rakamlar, söz konusu olayların demokratik bir toplumda olağan addedilen barışçıl protesto sınırlarını çoktan aştığını açıkça göstermektedir.

Sayın Başkan, Mahkeme’nin saygıdeğer üyeleri,

Ulusal mahkemelerin ayrıntılı tespitleri, olayların başta Taksim Dayanışması olmak üzere belirli kişi ve örgütler tarafından yönlendirilen bir süreç olduğunu da gözler önüne sermektedir. Bu yapılar kalabalıkları yönlendirmiş, sosyal medya üzerinden manipüle etmiş, protestoların ülke geneline yayılmasını ve çeşitli terör örgütlerinin olaylara dahil olmasını kolaylaştırmıştır. Bu yapıların yönlendirici rolü, şiddet eylemlerinin yoğun biçimde yaşandığı bir dönemde bu yapılar tarafından yayımlanan bir basın açıklamasından da açıkça anlaşılmaktadır. Başbakanlık Çalışma Ofisi’nin hedef alınmasının ertesi günü yapılan açıklamada şu ifadelere yer verilmiştir: “Sokakta birleştik, sokakta kazanacağız. Sokakta birleştik, gücümüzü gördük, gücümüzü gördünüz. Biliyoruz, sokakta kazanacağız.”

Ulusal mahkemelerin tespitlerine göre başvurucu, Gezi ayaklanmasında temel bir rol üstlenmiştir. Başvurucu, Taksim Dayanışması yetkilileri tarafından protestoların seyri hakkında mütemadiyen bilgilendirilmiştir. Yeni gelişmeler karşısında nasıl bir tutum alınacağı hususunda mütemadiyen talimatına başvurulmuştur. Başvurucu ayrıca, Gezi ayaklanmasına ilişkin olarak uluslararası kamuoyuna yönelik anlatının belirlenip şekillendirilmesinde de kilit bir rol oynamıştır.

Dava dosyasındaki somut deliller ışığında, başvurucunun rolünün sivil toplum faaliyeti olarak sınıflandırılması olayların gerçek niteliğini yansıtmayacaktır. Başvurucu, ulusal mahkemelerin kapsamlı tespitlerini göz ardı ederek, karmaşık ve şiddet içeren bir süreci dar ve eksik bir çerçeveye indirgemektedir. Bu nedenledir ki somut başvurunun, yerleşik maddi ve hukuki çerçeve ışığında ve ikincillik ilkesi uyarınca incelenmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, Mahkeme’nin somut başvuruyu ulusal mahkemelerce değerlendirilen bağlam içinde incelemesi halinde, olayların gerçekliğiyle uyumlu bir sonuca ulaşacağı kanaatindeyiz.

Şimdi Sayın Bozbayındır’a söz verilmesini rica ediyorum.

- Açıklamalarınız için çok teşekkürler. Sayın Bozbayındır, lütfen buyurun.

 


HÜKÜMETİN BEYANLARI

Prof. Dr. Ali Emrah Bozbayındır, Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı

Sayın Başkan, Mahkeme’nin saygıdeğer yargıçları,

Demokrasi, doğası gereği kırılgandır ve bu nedenle korunması gerekir. Demokratik düzeni ciddi tehditlere, özellikle de ulusun yaşamına yönelik tehditlere karşı korumak devletlerin sadece hakkı değil, aynı zamanda vazifesidir.

Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi Devletin demokratik kurumları ve kamu düzenini koruduğu hukuki araçlardan birini olarak bu meşru amacı yansıtmaktadır. Bir teşebbüsün varlığını gerektiren 312. madde, devleti korumaya yönelik klasik bir ceza hukuku hükmüdür. Bu hüküm, Devletin bizatihi varlığını ve seçmen iradesinin somutlaştığı anayasal bir organ olarak yürütmenin kurumsal bütünlüğünü koruma altına almaktadır. Bu bakımdan, özellikle şiddet içeren bir ayaklanma hareketinin planlayıcılarının hesap vermesinin sağlanması, vatandaşların yaşamının, bedensel bütünlüğünün ve malvarlığının geniş ölçekli şiddet olaylarına karşı etkili biçimde korunması bakımından elzem bir nitelik taşımaktadır. Nitekim, Devlet makamlarının ortadan kaldırıldığı durumlarda, vatandaşların parlamenter ve seçim hakları fiilen anlamsız hale gelmekte ve bunun sonucunda demokratik toplum yıkıma uğramaktadır.

Benzer işlev gösteren hükümler Avrupa genelinde de mevcuttur; buna örnek olarak İspanya Ceza Kanunu’ndaki isyan suçu (472. madde), Alman hukukundaki Hochverrat [vatana ihanet] suçu (81. madde) ve Fransız hukukunda ayaklanma hareketleri ile bunlarla bağlantılı suçları cezalandıran 412(3) vd. maddelerde yer alan düzenlemeler verilebilir. Bu suçlar, anayasal düzene yönelik tehditler somutlaşmadan önce, Devletin bunları önleyebilmesine imkân sağlayacak şekilde erkenden harekete geçebilmesi amacıyla tasarlanmaktadır. Bu bağlamda, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi de Avrupa’daki muadilleri gibi kolektif bir suç içermektedir. Yani bu suç, adam öldürme veya hırsızlık gibi bireysel suçlardan farklı şekilde ele alınmalıdır; bu tür suçlara uygulanan analiz burada uygulanamaz. Bu kolektif bir suç olduğundan, somut olayda olduğu gibi, çok sayıda fiilin birleşmesi ve birden fazla failin dahli ve etkileşimi yoluyla işlenir. Bu suç teşebbüs aşamasında tamamlanmış sayılır.

Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi, hükümeti ortadan kaldırmaya yönelik teşebbüsleri ve daha da önemlisi, hükümetin görevlerini tamamen veya kısmen yerine getirmesini engellemeye yönelik her türlü teşebbüsü suç saymaktadır. Bu bir tehlike suçudur. Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi, hükümeti devirmeye yönelik cebir içeren fiiller başlatıldığında uygulanır. Amacın gerçekleşmiş olması mantıken gerekli değildir; zira bu tür suçlarda, şayet suçun tamamlanmasında başarıya ulaşılmışsa, muhtemelen artık bu suçu yargılayacak bir hâkim de kalmayacaktır. Dolayısıyla eylemin başlatılmış olması yeterlidir. Bu nedenledir ki, Devlet’in direnç göstermiş olması cezai sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

Bu bağlamda, Sayın Aydın tarafından da vurgulandığı üzere, Gezi protestoları ayaklanmacı bir hareket oluşturmaktadır. Haziran 2013 olaylarının en yoğun yaşandığı dönemde, bu davanın başlıca aktörlerinden biri olan Taksim Dayanışması, ülkeyi bir “yangın yeri” olarak nitelendirmiş ve protestoları belirleyici bir güç olarak sunarak Devletin itibarının aşınmakta olduğunu ve bunun yalnızca bir başlangıç olduğunu ileri sürmüştür. Bu açıklamalar, şiddeti meşrulaştırmayı amaçlamış ve hem kamuoyuna hem de yetkililere, Devlet otoritesini zayıflatmaya yönelik girişimlerin yeterince örgütlü hale geldiği ve sürmesinin muhtemel olduğu yönünde mesaj vermiştir.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, Gezi’nin bağlamı ve arka planına ilişkin Yargıtay kararında da ayrıntılı biçimde açıklandığı üzere, birtakım hazırlık faaliyetleri şiddet içeren ayaklanma hareketlerinden çok önce, 2011 yılından beri yürütülmekteydi. Nitekim bu tür suçlarda önemli olan, fiillerin işlendiği sıradaki siyasi ve toplumsal bağlam ile hedef alınan nesnenin önemini dikkate alan, olaya özgü bir değerlendirme yapılmasıdır.

Sayın Başkan, Mahkeme’nin saygıdeğer yargıçları,

Şimdi bu davadaki başlıca çekişme noktalarından birine, yani kanunilik incelemesinin nasıl yapılması gerektiği meselesine gelmek istiyoruz. Başvurucunun yaklaşımı, Ceza Kanunu’nun genel hükümlerini tamamen göz ardı ettiği için, kanuniliğin kapsamına ilişkin temel bir hata içermektedir. Başvurucu şu iddiada bulunmaktadır. Birebir alıntılıyorum: “Ulusal mahkemelerin atıf yaptığı deliller arasında, kendisinin cebir veya şiddet kullanımına başvurduğunu ortaya koyan en ufak bir delil bulunmamaktadır.” Bu ifade, ispata konu olguya (factum probandum) dair yanlış bir nitelendirme içermektedir.

Başvurucunun yaklaşımının temelinde yatan önerme şu şekilde özetlenebilir: “Kendisi herhangi bir şiddet eyleminde bulunmadıysa, beraat ettirilmelidir.” Ne var ki başvurucu, şiddet eylemlerini bizzat işlediği için değil, Türk Ceza Kanunu’nun 37. maddesi ile bağlantılı olarak suçun müşterek faili sıfatıyla mahkûm edilmiştir. Ulusal mahkemeler, başvurucuyu, “ayaklanma hareketinin organizasyon, planlama ve yönlendirilmesinde yer alması nedeniyle diğer sanıklarla birlikte müşterek fail olarak mahkûm etmiştir. Dolayısıyla başvurucunun fiilleri ve rolü, şiddet ve cebir içeren kolektif ayaklanma eylemi bağlamında değerlendirilmiştir.” Doğrudan Yargıtay kararının 63. sayfasından alıntı yaptım.

Nitekim Devlete karşı işlenen suçlara ilişkin klasik hukuk doktrini, fiili bizzat icra edenle onu yönlendiren arasında uzun zamandır bir ayrım yapar. 1605 tarihli Barut Komplosu olayından beri bu böyledir. Liderlik içerisinde yer alan bir müşterek failin cebre bizzat başvurmuş olması şart değildir. Yani müşterek faillerin şiddet eylemlerini kendilerinin gerçekleştirmesi şart değildir.

Bu noktada önemli bir çalışmaya atıf yapmak istiyorum. Ingraham, çığır açıcı çalışmasında bu spesifik hukuk meselesine dair şu önemli tespitte bulunmaktadır: “Komplolar, isyanlar, ayaklanmalar, casusluk ve sabotaj kolektif olgulardır; bunlar çoğu zaman perde arkasında çalışan ve planın hayata geçirilmesine fiilen iştirak etmeyen birkaç becerikli kişinin ilhamına ve yönlendirmesine ihtiyaç duyar. Şayet hukuk, fiziksel şiddet eylemlerine fiilen girişen kişilerin yakalanması ve cezalandırılmasıyla sınırlı olsaydı, bu liderler cezadan kurtulur ve yeniden komplo kurmak üzere serbest kalırlardı.” Bu isabetli tespitler, mevcut davanın koşullarıyla birebir örtüşmektedir. Nitekim ulusal mahkemeler huzurundaki deliller de, başvurucunun, başkalarınca rehberlik için başvurulan, onlara maddi ve finansal destek sağlayan ve bu faaliyetleri şiddet eylemleri başladıktan sonra da sürdüren bir figür olduğunu ortaya koymaktadır.

Ayrıca, bir ayaklanma hareketine altyapı, finansman ve stratejik yönelim sağlayan ve söz konusu hareket şiddet içerikli bir nitelik kazandıktan sonra da bunu sürdüren bir kişinin, sunduğu katkının fiili düzlemdeki şiddet ve cebirle herhangi bir illiyet bağı taşımadığını makul çerçevede ileri süremeyeceği kanaatindeyiz. Önemle belirtmek gerekir ki, bir müşterek failin suça katkısının her bir münferit fiil bakımından ayrı ayrı nedensellik taşıması gerekmez. Esas olan, müşterek failin katkılarının bir bütün olarak suçun işlenmesine nedensel katkı sağlamasıdır. Bu çerçevede ulusal mahkemeler, başvurucunun müşterek fail olarak işlevsel katkısını ortaya koyan beş unsurlu bir nedensellik zincirini ayrıntılı biçimde tespit etmiş bulunmaktadır.

Birinci unsur, operasyonel çerçevedir. Yargıtay, başvurucunun kendi kurumunda ve sahip olduğu restoran da dahil olmak üzere işyerlerinde diğer sanıklarla yapılan toplantıları koordine ederek operasyonel çerçeve sağladığını tespit etmiş bulunmaktadır.

İkinci unsur, finansman ve lojistik destektir. Başvurucu, protestoculara finansman sağlamış ve güvenlik güçleriyle çatışmaların sürdürülmesi için koruyucu ekipman temin etmiştir.

Üçüncü unsur, medya ve diplomatik koordinasyondur. Başvurucu, olayların barışçıl gösteriler gibi lanse edilmesi amacıyla ulusal ve uluslararası medya ile koordinasyon sağlamış ve toplumsal olaylara müdahale ekipmanlarına ilişkin olarak uluslararası bir ambargo oluşturulması için çaba sarf etmiştir.

Dördüncü unsur, süreklilik arz eden stratejik yönlendirmedir. Dinlemeye takılan görüşmeler, olaylar esnasında ön plana çıkan katılımcıların stratejik kararlar konusunda mütemadiyen başvurucuya danıştığını ortaya koymaktadır.

Beşinci unsur, sebep-sonuç ilişkisidir. Ulusal mahkemeler, olaylar sırasında terör örgütleri ile çetelerin araç olarak kullanıldığını tespit etmiştir.

Kısacası, başvurucunun rolü, şiddet içeren ve devamlılık arz eden kitlesel kargaşanın hükümetin işlevsel kapasitesi üzerinde cebri bir baskı oluşturmasına yol açan koşulları yaratmış bulunmaktadır. Dolayısıyla Hükümet, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin ve ilgili genel hükümlerinin, Sözleşme’nin 7. maddesinde güvence altına alınmış olan kanunsuz suç olmaz (nullum crimen sine lege) ilkesini bütünüyle karşıladığı kanaatindedir.

Öte yandan başvurucu, Mahkeme’yi bir temyiz merciine dönüştürmeye çalışmaktadır. Hükümet, Mahkeme’yi bu konuda bilhassa ihtiyatlı davranmaya davet etmektedir. Bir ulusal mahkemeyi şu karar yerine bu kararı vermeye sevk eden olguların Mahkemeniz tarafından bizzat değerlendirme konusu yapılamayacağını vurgulamak isteriz. Aksi takdirde Mahkeme, ilk derece mahkemesi gibi hareket etmiş ve kendi rolüne getirilen sınırları yok saymış olacaktır. Mahkûmiyet olasılığına ilişkin delil meseleleri ile ulusal mahkemelerin 312. maddeyi oluşturan unsurların isabetli şekilde saptanmış olup olmadığını belirlemek amacıyla delillerin yeniden incelenmesi, 7. maddeyi kanunilik güvencesi olmaktan çıkarıp bir yeniden delil değerlendirme aracına dönüştürecektir.

Sayın Başkan, Mahkeme’nin saygıdeğer yargıçları,

Bu aşamada, başvurucunun delillere ilişkin yaklaşımının da esasen yanıltıcı olduğunu vurgulamak isteriz. Başvurucu her bir fiili münferit ve önemsizmiş gibi göstermektedir, oysa bu fiiller birlikte değerlendirildiğinde suçun bir parçasını oluşturmaktadır. Yalnızca Türkiye’de değil, genel olarak ceza yargılaması alanında delil değerlendirmesinin temel ilkelerinden biri, tüm esaslı olguların birlikte dikkate alınması gereğidir. Hiçbir münferit delil unsuru tek başına değerlendirilmemelidir. Delillerin gerçek ispat değeri ancak diğer tüm koşullar bağlamında ortaya çıkar.

Bu husus, bilhassa somut dava gibi, karmaşık nitelik taşıyan kolektif eylemler açısından önem taşımaktadır; zira bu tür vakalarda deliller bir ağ halinde zamana yayılmakta ve eşgüdümlü bir faaliyeti yansıtmaktadır. Bu gibi durumlarda her zaman sorulması gereken soru şudur: Söz konusu fiiller bir arada ele alındığında, davranışın bütünü neyi ortaya koyuyor? Nitekim, ulusal mahkemeler somut davada başvurucuyu sırf poğaça dağıttığı için mahkûm etmiş değildir. Başvurucu, deliller bir bütün olarak değerlendirildiğinde ve Yargıtay’ın uyguladığı metodoloji uyarınca, ortaya belirgin bir operasyonel organizasyon tablosu çıktığı için mahkûm edilmiştir.

Söz konusu poğaçalar şiddet olayları esnasında kurulan koordinasyon noktalarında dağıtılmış. Yapılan toplantılar olayları tırmandırmaya yönelik olarak düzenlenmiş. Telefon görüşmelerinde ise diğer müşterek faillere ve bağlantı sağlayan şahıslara talimatlar verilmiştir.

Hükümet, bu beyanlarda dile getirilen hiçbir hususun Sözleşme’nin sağladığı korumanın önemini azaltmayı amaçlamadığını vurgulamak ister. Hayır, böyle bir şey söylüyor değiliz. Ancak bu dava, uluslararası mahkemelerin neden ulusal bir ceza yargılamasının ayrıntılarına girmemesi gerektiğine dair iyi bir örnek oluşturuyor. Zira bir uluslararası mahkeme, söz konusu dava dosyasına ve delillere sahip olmadan, yargılamanın belli bir aşamasında hangi tedbirlerin alınmasının gerekmiş olabileceğini değerlendirmek için olaylara ziyadesiyle uzak bir noktada bulunmaktadır. Özellikle de – ki bunun mevcut dava bakımından çok önemli olduğunu düşünüyorum – başvurucunun şiddete bizzat başvurmuş olması gerektiği varsayımından hareketle ulusal bir mahkeme kararının bozulması mümkün değildir.

Önemle belirtmek gerekir ki, Mahkeme’nin daha önce varmış olduğun bir tespitin – ki bununla 2019 ve sanırım 2022 yılında verilmiş kararları kastediyorum – ulusal makamları başkaca işlemler tesis etmekten alıkoyduğu sonucu yarattığını varsaymak, Yüksek Sözleşmeci Tarafın suç işleyenleri cezalandırma yetkisi ve hakkının (ius puniendi) fiilen işbu Mahkeme’ye devredilmesi sonucunu doğurur; ki böyle bir sonuç, Sözleşme’yi kaleme alanların asla amaçlamış olmadığı bir sonuçtur.

Bu bağlamda Hükümet, başvurucunun ayaklanmadaki rolünü ortaya koyan ve ulusal mahkemelerin temel aldığı doğrulanabilir nitelikteki delillere Daire’nin dikkatini çekmek istemektedir. Bu deliller, Yargıtay kararında da ortaya konulduğu üzere, doğrulanmış zaman damgalarını içeren iletişim tespitlerini, fiziki takibi ve belgesel kayıtları kapsamaktadır. İletişimlerin içeriği başvurucu tarafından da kabul edilmiştir. Hükümet bu delilleri zamansal sırayla sunmaktadır; zira münferit fiiller, eşzamanlı şiddet eylemleriyle birlikte kronolojik bağlamı içinde yeniden değerlendirildiğinde, operasyonel kontrol örüntüsü açık hale gelmektedir.

Şimdi Yargıtay ve ilk derece mahkemesi kararlarında yer alan somut örneklerden kritik olan birkaçına değinmek istiyorum. 30 Mayıs 2013 tarihine, yani Gezi Parkı’nda polis görevlilerine yönelik ilk taşlı saldırıların gerçekleştiği güne ait iletişim kayıtları, başvurucu ile birlikte yargılanan sanık M.Ö. arasında, banka hesaplarının açılması, buralara para yatırılması ve protestocular için malzeme temin edilmesi hakkındaki bir görüşmeyi yansıtmaktadır. Bu, şiddetin ilk gününde lojistik konusunda sağlanan bir koordinasyon teşkil etmektedir.

1 ve 2 Haziran 2013 tarihlerinde şiddet olayları tırmanmış, Sultangazi karakolu önündeki TOMA’lar, Sancaktepe kaymakamlık binası ve Dolmabahçe’de bulunan Başbakanlık Çalışma Ofisi önünde görevli polis memurları hedef alınmıştır. 2 Haziran tarihine ait iletişim kayıtları, başvurucunun protestocular için masa, sandalye, ses sistemi ve yiyecek teminini koordine ettiğini göstermektedir. 11 Haziran 2013 tarihinde, şiddet en uç noktalara ulaşmışken, başvurucunun Ö.D. ile yaptığı bir telefon görüşmesinde Ö.D. “Burada, bu uyduruk gaz maskesi de olsa gaz maskesine ihtiyaç var,” demektedir. Başvurucu bunların teminine ilişkin yönlendirmelerde bulunmuştur. Başvurucunun, 10, 20 ve 24 Haziran 2013 tarihlerinde, Türkiye’ye biber gazı satışına uluslararası ambargo getirilmesi konusunda görüşmeler yaptığı da iletişim kayıtlarıyla ortaya konulmaktadır. Bu tavır, Devletin kamu düzenini yeniden tesis etme kapasitesini zayıflatmayı amaçlayan somut bir fiil teşkil etmektedir.

Dahası, 13 Haziran 2013 tarihinde, şiddetin en yoğun olarak yaşandığı sırada, fiilî durumun yatıştırılması amacıyla Gezi projesi hakkında bir referandum yapılması önerilmiştir. Bu konuda başvurucunun görüşüne başvurulmuş, ancak referandum makul ve demokratik bir çözüm oluşturmasına rağmen, kendisi buna ısrarla karşı çıkmıştır. Bu yaklaşım şu iki hususu ortaya koymaktadır. Birincisi, mesele Gezi projesinin ötesine uzanmaktaydı. İkincisi ise, başvurucu, demokratik olduğu apaçık bir çözümü reddederek ayaklanmanın tansiyonunu hafifletecek her türlü adıma karşı çıkan bir karar verici konumundaydı. 24 Haziran 2013 tarihine gelindiğinde, protestolara katılım azalırken, başvurucu ile H.H.G., direnişin ivme kaybedebileceğini kaydederek protestoları Anadolu’ya yaymak gibi yeni fikirleri değerlendirmeye başlamışlardır.

Başvurucunun yönlendirmesi kapsamında forum koordinasyon yapıları kurulmuş, toplantılar organize edilmiş ve bu süreçlerde başvurucunun mekânları aktif biçimde kullanılmıştır. Yargıtay bu esnada bilgilendirme ve kararların sistemli bir şekilde başvurucuya aktarıldığını tespit etmiştir. Sonuç olarak Yargıtay, başvurucunun hem Taksim Platformu hem de Taksim Dayanışması üzerinde belirleyici bir nüfuza sahip bulunduğu sonucuna varmıştır.

18. maddeye dönersek… Ayrıca, başvurucunun 18. madde kapsamındaki iddiaları ve daha geniş talepleri, zaman zaman hem olgulara hem de hukuka dair yanlış nitelendirmelere dayanılarak şişirilmiştir. Örneğin başvurucu, 7. maddenin mutlak bir hak olmadığını ileri sürerek 18. maddenin 7. madde ile birlikte uygulanması gerektiğini savunmaktadır. Bu doğru değildir. Mahkeme, 2024 yılında, 18. maddenin 7. madde ile birlikte uygulanamayacağını açıkça ifade etmiş bulunmaktadır.

Sözleşme’nin bütün yapısı, kamu makamlarının iyi niyetle hareket ettiği yönünde genel bir varsayıma dayanmaktadır. Hükümet, Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerinden biri olarak, bu ilkeyi bütünüyle benimsemektedir. Oysa başvurucunun yaklaşımı, ispat yükünü tersine çevirmekte ve güvenliğini korumakta olan bir Devleti kötü niyetli hareket etmekle itham edilmeye açık hale getirmektedir; böylesi bir durum Sözleşme’nin lafzına ve ruhuna açıkça aykırıdır. Dolayısıyla ispat yükünün hem fiilen hem de hukuken başvurucuya yüklenmesi gerekmektedir. Merabishvili kararı bu yüksek standardın kapsamını genişletmiş olmakla birlikte, yüksek bir kanıt standardını muhafaza etmiştir. Yüksek kanıt standardının korunması isabetli bir hukuki yaklaşımdır. Kanıt standardı daha aşağı çekildiği takdirde, Mahkeme’nin her yüksek profilli davada ihlal tespitinde bulunması gerekecektir.

Yakın tarihte ülkede yaşanmış en geniş kapsamlı ayaklanmanın önde gelen figürlerinden biri olan başvurucu hakkında ceza soruşturması ve yargılaması yürütülmesi hem gerekli hem de hukuka uygundur. Aksinin kabulü, insan haklarını savunduğunu ileri sürerken meşru hükümeti devirmeye çalışan kişilere fiilen açık çek verilmesi sonucunu doğuracaktır. Başvurucunun diğer iddiaları bakımından ise, öne sürülen adil yargılanma hakkı ihlalleri ile yargılamanın sonucu arasında somut bir bağlantı bulunduğunun kanıtlanamamış olduğu görülmektedir.

Mahkeme’nin, başvurucunun olgular ile hukuk arasındaki ayrımı bulanıklaştırmaya ve Mahkeme’ye bir ilk derece mahkemesi rolü yüklemeye yönelik ısrarlı davetine karşı çıkmasını umuyoruz. Zira böyle bir şey, Sözleşme’nin güvence altına alınan ikincillik ilkesine doğrudan aykırılık teşkil edecektir. Bu nedenledir ki Hükümet, Mahkeme’yi Sözleşme’ye yönelik hiçbir ihlal bulunmadığı sonucuna varmaya davet etmektedir.

Teşekkür ederim.

- Ben de size teşekkür ederim. Şimdi Profesör Leach’i kürsüye davet ediyorum.

 


BAŞVURUCUNUN BEYANLARI

Prof. Philip Leach, Osman Kavala’nın hukuki temsilcisi

Sayın Başkan,

Osman Kavala bir sivil toplum aktivisti ve insan hakları savunucusudur. Kendisi uzun yıllardır azınlıkların kültürel haklarını, sanatsal özgürlükleri ve demokrasi, barış ile uzlaşma değerlerini savunmaktadır. Sekiz yılı aşkın bir süredir Türkiye’de bir cezaevinde hukuka aykırı ve keyfî biçimde tutulmakta olan suçsuz bir insandır. Kendisini susturmak amacıyla kullanılan ceza adaleti sisteminin açık istismarını yansıtan bu dava eşi benzeri görülmemiş bir nitelik taşımaktadır.

Mahkeme’nin huzuruna, verilmiş iki kararın ardından üçüncü kez taşınan bir dava daha önce hiç görülmemiştir. Önceki kararlardan ilki 18. ve 5. maddelerin ihlal edildiğini tespit ederek Sayın Kavala’nın serbest bırakılmasına hükmetmiş, ikincisi ise bir ihlal prosedürü kararı olarak 46. maddenin ihlal edildiğini tespit etmiştir. Ben somut davanın bağlamını ortaya koyduktan sonra iç hukuk yolları meselesine değineceğim. Ardından 5. maddenin 4. ve 1. fıkrasının ne şekilde ihlal edildiğini anlatacağım. Daha sonra Profesör Çalı, 6. ve 7. madde, 10. ve 11. madde, 18. madde ve 3. madde bakımından iddialarımızı Mahkeme’ye sunacak.

Bu davanın, Mahkeme’nin 2019 tarihli kararından bu yana süregelen ve yeni işlenen Sözleşme ihlallerine ilişkin olduğu en başından beri açıkça ortaya konulmuş bulunmaktadır. Hükümetin ileri sürdüğünün aksine, bu dava kesinlikle bahsi geçen kararın icrasına ilişkin bir dava değildir. Ancak, süregelen ve yeni işlenen ihlalleri ortaya koyabilmek için pek tabii ki, Sayın Kavala hakkında 2017 yılında başlatılan ve 2022 yılında kendisinin mahkûm edilerek ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasıyla sonuçlanan ceza yargılamasına ilişkin olarak Mahkeme tarafından daha önce varılmış olan tespitlerin bir kez daha hatırlatılması gerekmektedir.

Mahkemeniz huzurundaki ilk dava, 2019 tarihinde verilen bir kararla sonuçlanmış olup, söz konusu kararda 5(1). maddenin, 5(4). maddenin ve 18. maddenin ihlali tespit edilmiş ve Hükümet’in Sayın Kavala’nın derhal serbest bırakılmasının sağlaması gerektiği belirtilmiştir. Bunun gerçekleşmemesi üzerine Bakanlar Komitesi ihlal prosedürünü işletmiş ve bunun sonucunda Büyük Daire, 2022 yılında, Türkiye’nin Sayın Kavala’yı tahliye etmemesi nedeniyle 2019 tarihli karara uyulması yönündeki 46(1). madde kapsamındaki hukuki yükümlülüğünü yerine getirmediğine hükmetmiştir.

Bu kararlar, Sayın Kavala aleyhindeki ceza davasına ilişkin son derece açık tespitlerde bulunması dolayısıyla kritik öneme sahiptir. Sayın Kavala, Ceza Kanunu’nun 312. maddesi uyarınca cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs etmekle ve 309. madde uyarınca cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmekle suçlanmıştır. Ancak Mahkeme, yetkili makamların dayandığı tüm belge ve delilleri dikkatle inceledikten sonra, bu suçlardan herhangi birinin işlendiğine dair makul bir şüpheyi ortaya koymaya yetecek ölçüde dahi delilin mevcut olmadığı sonucuna varmıştır.

Üstelik bununla da kalmamış; Sayın Kavala aleyhindeki tedbirlerin, ulusal hukuk kapsamında suç sayılan davranışlar olarak değerlendirilmesi makul olmayan olgulara dayandığı ve esasen başvurucunun Sözleşme kapsamındaki haklarının kullanılmasıyla ilgili olduğu tespit edilmiştir. Mahkeme’nin de vurgulamış olduğu üzere bunlar tamamen hukuka uygun fiiller olup, bir insan hakları savunucusunun olağan ve meşru faaliyetlerini teşkil etmektedir. Bu nedenledir ki, Sayın Kavala’nın herhangi bir suç işlediğine dair makul şüphe bulunmaması sebebiyle 5. maddenin 1. fıkrasının ihlali tespit edilmiştir. 

Mahkeme ayrıca 18. maddeye yönelik olarak da bir ihlal tespitinde bulunmuştur, zira söz konusu ceza yargılaması, Sayın Kavala’yı susturmak şeklindeki gizli bir amaç gütmektedir. Mahkeme, söz konusu olaylar ile davanın açılması arasında geçen dört yıllık süreye dikkat çekmiş, bu gecikmenin herhangi bir şekilde izah edilemediğini belirtmiş ve Sayın Kavala hakkındaki suçlamaların, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Sayın Kavala’nın Gezi olayları bağlamında teröristleri finanse ettiği iddiasının dile getirildiği iki konuşmadan kısa bir süre sonra isnat edilmiş olmasını manidar bulmuştur.

Büyük Daire, 2019 yılında varılan hükmün Sayın Kavala’ya yöneltilen suçlamaların bütününe uygulandığını belirtmiştir. Sayın Kavala’nın tutukluluğunun kesintisiz şekilde sürdürülebilmesi amacıyla kendisine farklı suçlar isnat etme kurnazlığına gelince, Büyük Daire bu yaklaşımın aynı olguların farklı şekillerde nitelendirilmesinden ibaret olduğunu ve bunun hukukun etrafından dolanılması anlamına geldiğini ifade etmiştir. Nitekim son sekiz yıl boyunca, Hükümet’in savunmaya çalıştığının aksine, temel alınan isnatlar ile sözde deliller esas itibarıyla aynı kalmıştır.

Mahkeme, söz konusu mahkûmiyet kararının, “Mahkeme’nin ilk kararında makul şüpheden açıkça yoksun olması dolayısıyla titizlikle incelemiş olduğu” olgulara dayandığının ortada olduğunu tespit etmiştir. Mahkeme ayrıca, 28 Eylül 2020 tarihli iddianamede dile getirilen olguların, kendisi tarafından daha önce incelenmiş olanlarla esasen aynı olduğunu belirtmiştir.

Büyük Daire, 18. madde ile 5(1). maddenin ihlal edildiğine ilişkin tespitlerin, “Gezi olayları ve darbe girişimiyle ilgili olarak isnat edilen suçlardan kaynaklanan her türlü hukuki işlemi geçersiz kılmış olduğu” sonucuna varmıştır. Bu tespitler, gerçekte siyasi amaçlar güdülerek bugüne dek sürdürülen keyfî nitelikteki aynı ceza sürecine ilişkin olmaları nedeniyle, işbu dava bakımından kritik önem taşımaktadır. Ne var ki Hükümet, Sayın Kavala’nın neden mahkûm edilerek ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldığını gerekçelendirmek için komplocu bir anlatıya tutunmaya devam etmektedir.

Hükümetin bu anlatısına göre, Gezi Parkı protestoları bir ayaklanma teşkil etmekte olup, söz konusu protestolar, hükümeti cebir ve şiddet kullanarak devirmek amacıyla George Soros ve başka birtakım yabancı aktörler tarafından planlanmış, Sayın Kavala tarafından da yönlendirilerek finanse edilmiştir. Ancak Mahkeme’nin de halihazırda tespit etmiş olduğu üzere, bu anlatı hiçbir nesnel delille desteklenmiş değildir.

Türkiye’de insan hakları bağlamında incelendiğinde daha geniş anlamda hukukun üstünlüğü meselesi hiç şüphe yoktur ki bu davanın asli unsurlarından birini oluşturmaktadır. Bu husus, aralarında İnsan Hakları Komiseri, Türkiye merkezli dört kuruluş ve yargıç ve avukat birliklerinin de yer aldığı 11 uluslararası kuruluşu içeren toplam 17 müdahil tarafça sunulan beyanlarla da açıkça ortaya konulmaktadır.

Müdahil görüşleri, muhalif siyasetçi ve gazeteciler de dahil olmak üzere Hükümet’e yönelik eleştirilerde bulunan kişilerin kriminalize edilerek hukuki, idari ve yargısal baskılara uğradığını ortaya koymaktadır. İnsan hakları savunucuları bakımından da aynı şey geçerlidir. Bu görüşlerde, özellikle siyasi hassasiyet içeren davalarda, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığındaki aşınmaya dikkat çekilmekte; bu aşınmanın, temel hukuki ve anayasal güvencelerin zayıflatılması veya ortadan kaldırılması, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun Hükümet tarafından kontrol altına alınması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Bakanlar tarafından alenen uygulanan doğrudan siyasi baskılar yoluyla kolaylaştırıldığı; bunun da Hükümete yakın hâkim ve savcılara kilit görevler verilmesi sonucunu doğurduğu belirtilmektedir. Müdahil görüşleri ayrıca, alt derece mahkemeleri ile Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamadığını ortaya koymaktadır; Gezi davası sanıklarından Can Atalay ve Tayfun Kahraman hakkında verilmiş olan kararlar da buna dahildir. Aynı şekilde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması da Hükümet temsilcilerinin açık beyanlarıyla körüklenmektedir.

Müdahil görüşleri ayrıca, savcıların sağlam bir hukuki analiz içermeyen, Sözleşme kapsamında korunan meşru demokratik faaliyetleri hedef alan ve söz konusu suçu ortaya koymak bakımından yetersiz kalan aşırı uzun iddianameler düzenleme pratiğine dair bir eğilimi de gözler önüne sermektedir.

Ayrıca, aynı ya da benzer olgu ve hukuki dayanaklara dayanılarak birbiriyle örtüşen çok sayıda ceza isnadının yöneltildiğini görmekteyiz. Ceza davalarının suç tiplerinin aşırı geniş yorumlarına dayanılarak başlatılması ve mahkemelerce verilen tahliye kararlarının, aynı anda yeni tutuklama kararları verildiği için infaz edilmemesi de bu tabloya dahildir.

Sayın Başkan,

Bu hususların her biri Sayın Kavala’nın davası açısından da geçerlidir.

Şimdi iç hukuk yolları meselesine geçiyorum.

Sayın Kavala Ekim 2017’den bugüne dek süregelen tutukluluğuna karşı 50’den fazla itiraz, hakkında verilen mahkûmiyet kararına karşı yaptığı temyiz başvuruları ve ikisi sırasıyla Haziran 2022 ile Ekim 2023 tarihlerinde yapılmış olup halen derdest bulunan dört Anayasa Mahkemesi başvurusu da dahil olmak üzere çok sayıda iç hukuk yoluna başvurmuş bulunmaktadır. Ayrıca 2024 yılında Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamındaki bir dizi olağanüstü kanun yolunu da işletmiştir. Bunların hiçbiri sonuç vermemiştir. Hukuka aykırı şekilde alıkonmasına son verilmesini sağlamak için Türk mahkemeleri nezdinde makul olarak yapabileceği her şeyi yapmış olduğu içindir ki, iç hukuk yollarını tükettiği hususunda hiçbir şüphe bulunmamaktadır. Ulusal mahkemeler, Mahkemenizin iki kararını da dikkate almayarak etkili bir başvuru yolu sağlayamadıklarını gözler önüne sermiş bulunmaktadırlar. Bu durum alt derece mahkemeleri kadar, İstinaf Mahkemesi, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi açısından da geçerlidir.

Bu davada Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) etkili bir iç hukuk yolu sayılması mümkün değildir. Öncelikle, kendisinin Aralık 2020’de verdiği karar Sayın Kavala’ya herhangi bir telafi sağlamamıştır. İkincisi, Sayın Kavala’nın başvurularını karara bağlamak konusunda izahı imkânsız ölçüde gecikmeler yaşanmıştır. Üçüncüsü, Bakanlar nezdinde AYM’nin Gezi Parkı mahkûmiyetlerine ilişkin davaları ele alış biçimini eleştiren pek çok beyanat mevcuttur. Dördüncü olarak ise, AYM’nin bu davalarda verdiği kararlar alt derece mahkemeleri ile Yargıtay tarafından üç kez açıkça reddedilmiş olup, bunların ikisi Can Atalay davasında, biri ise Tayfun Kahraman davasında gerçekleşmiştir. Hatta Yargıtay, Can Atalay davasında, sözümona Anayasa’yı ihlal ettikleri gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’nin dokuz üyesi hakkında savcılığa suç duyurusunda dahi bulunmuştur.

Ortaya çıkan tablo son derece açıktır. Aynı durum başka davalar bakımından da geçerlidir: Cumhurbaşkanı ve Bakanlardan kaynaklanan açık siyasi baskı ortamında, işbu davadaki 18. madde ihlali ışığında değerlendirildiğinde, Anayasa Mahkemesi’nin etkili bir başvuru yolu oluşturmadığı şüphe götürmemektedir.

Hükümet, Sayın Kavala’nın Strazburg’a başvurmadan önce Anayasa Mahkemesi önünde derdest bulunan iki başvuru hakkında karar verilmesini beklemesi gerektiğini, bu nedenle de işbu davanın kabul edilemez olduğunu öne sürmektedir. Bu bağlamda esasen, bir sınır uyuşmazlığına dair açılmış olan 2013 tarihli Uzun/Türkiye davasındaki kabul edilebilirlik kararına dayanmaktadır. Adı geçen kararda Mahkeme, Anayasa Mahkemesi nezdinde o tarihte yeni ihdas edilmiş olan bireysel başvuru sistemini değerlendirerek, bu hukuk yolunun başvurucular tarafından prensipte işletilmesi gerektiği sonucuna varmıştı. Ancak adı geçen dava 2018 tarihli Anayasa değişikliklerinden önceki döneme ait olduğundan, somut davadan temelde farklılık arz etmektedir.

Daha önce açıklamış olduğum nedenlerle, Anayasa Mahkemesi somut davada etkili bir başvuru yolu oluşturmamaktadır.

Sayın Başkan,

Şimdi 5. maddeye geçiyorum.

5. maddenin 1. fıkrası, Mahkeme’nin 2019 yılında yaptığı tespite paralel olarak, 10 Aralık 2019 tarihinden başlayıp hakkındaki mahkûmiyet kararının 28 Eylül 2023 tarihinde onanmasına kadar geçen süre zarfında Sayın Kavala’nın özgürlüğünden keyfî olarak yoksun bırakılmaya devam etmesi nedeniyle ihlal edilmiş bulunmaktadır. Hükümet’in halen ileri sürmeye çalıştığının aksine, bu noktada esasa ilişkin hiçbir şey değişmiş değildir. Sayın Kavala, Mahkeme’nin 2019 yılında değerlendirdiği ve tutuklamayı haklı gösterecek ölçüde dahi delil bulunmadığını tespit ettiği olgulara dayanılarak alıkonulmaya devam etmiştir. Yetkili makamlar suçlamaların niteliğini değiştirse de, esasa etki eden herhangi bir yeni olgu veya delil sunmamışlardır.

Büyük Daire’nin 2022 yılında tam da bu hususu titizlikle değerlendirmesi gerekmiştir. Savcılığın Şubat 2020’de 309. madde kapsamındaki suçlamalara ilişkin olarak öne sürdüğü sınırlı sayıdaki yeni delilin, “atılı suçun kurucu unsurlarıyla bağlantılı olarak … yeni bir olgu içermediği” sonucuna varmıştır. 328. madde kapsamındaki casusluk suçlaması bakımından ise, ne Sayın Kavala’nın tutukluluğuna ilişkin kararların ne de iddianamenin, bu suçun kurucu unsurlarıyla ilgili esaslı ölçüde yeni bir olgu içerdiğini tespit etmiştir.

Sonuç olarak “tıpkı Sayın Kavala’nın … ilk baştaki tutukluluğu sırasında olduğu gibi, soruşturma makamları yine Sayın Kavala’nın tutukluluğunun sürdürülmesini haklı kılmak amacıyla, keyfi tutukluluğa karşı getirilmiş olan anayasal güvenceleri hiçe sayarak, tamamen yasal bir şekilde gerçekleştirilmiş olan birçok fiile atıfta bulunmuştur.” Aralık 2020’de Anayasa Mahkemesi kararında karşıt oy kullanan hâkimler de aynı kanaate varmışlardır.

Sayın Kavala’nın özgürlük hakkına yönelik bu ihlal, hakkında verilen mahkûmiyet kararından sonra da devam etmiştir. Bir mahkûmiyet kararının, tıpkı Ilaşcu ve Navalnyy (No. 4) davalarında olduğu gibi, adalet açıkça hiçe sayılarak verilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla, Sayın Kavala’nın mahkûmiyet sonrası keyfî şekilde alıkonulmaya devam etmesi 5. maddenin 1. fıkrasının (a) bendiyle bağdaşmamaktadır.

Sayın Kavala’nın 5. maddenin 4. fıkrası kapsamındaki hakları da, kendisine yönelik alıkoyma işleminin hukuka uygunluğunun yeterince süratli şekilde incelenmemesi nedeniyle ihlal edilmiştir. Sayın Kavala 9 Haziran 2022 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuş, mahkûmiyeti ise 28 Eylül 2023 tarihinde kesinleşmiştir; yani arada 15 ayı aşkın bir süre geçmiştir. Stollenwerk/Almanya ile Yılmaz Aydemir/Türkiye kararları uyarınca, 5. maddenin 4. fıkrası ilk derece mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararı sonrasındaki dönem açısından da uygulanabilir niteliktedir; zira Türk hukuku, tutukluluğa karşı yapılan itirazlar bağlamında usulî güvenceler bakımından hüküm öncesi dönem ile hüküm sonrası dönem arasında bir ayrım gözetmemektedir.

Mahkeme’nin içtihadı uyarınca, 15 aylık süre, Mahkeme’nin kişi özgürlüğünün söz konusu olduğunda uyguladığı son derece katı standartları karşılayamayacak denli uzundur. Hele ki daha öncesinde verilmiş iki AİHM kararı ışığında düşünüldüğünde, bu dava bakımından söz konusu sürenin ne izahı mümkündür ne de mazur görülebilir. Nitekim bu noktada Mahkeme içtihadı açıktır: Todorov/Bulgaristan ve Etute/Lüksemburg gibi davalarda olduğu gibi, 5(4). madde denetiminin karara dahil sayılması doktrinine istisna olarak, alıkoyma işleminin hukuka uygunluğuna ilişkin yeni meselelerin ortaya çıktığı hallerde, mahkûmiyet kesinleşmiş olsa dahi, 5. maddenin 4. fıkrası geçerlidir.

Büyük Daire’nin 2022 yılındaki tespitleri dolayısıyla somut davada da aynı durum geçerlidir; bu nedenledir ki 5. maddenin 4. fıkrası bakımından dikkate alınacak süre bugüne kadar uzanmakta olup, dört yıl dokuz aya ulaşmıştır.

Teşekkür ederim Sayın Başkan. Şimdi sözü Profesör Çalı’ya bırakıyorum.

- Teşekkürler, Profesör Çalı’yı kürsüye davet ediyorum.

 


BAŞVURUCUNUN BEYANLARI

Prof. Başak Çalı, Osman Kavala’nın hukuki temsilcisi

Sayın Başkan, sayın Mahkeme üyeleri,

Sayın Kavala, Sözleşme’nin 6. maddesinin ağır biçimde ihlali suretiyle adil yargılanma hakkından mahrum bırakılmıştır.

Hükümet, Mahkemeniz tarafından 5. ve 18. Maddelere ilişkin yapılan incelemede halihazırda tespit edilmiş olan eksikliklerin, Sayın Kavala’nın adil yargılanma hakkına uyulmasını sağlamak üzere iç hukuk mahkemelerince ne şekilde telafi edildiğini gösteren herhangi bir delil sunmuş değildir. Bilakis, Sayın Kavala’nın mahkûm edilerek ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasına yol açan yargılamanın açıkça adillikten uzak bir yargılama olduğunu gösteren pek çok delil bulunmaktadır.

Şimdi 6. maddeye yönelik ihlalin nedenlerine dair beş hususu kısaca açıklayacağım.

Birinci husus, iç hukuk mahkemelerinin Avrupa Mahkemesi’nin verdiği iki kararı tamamen göz ardı etmiş olmasıdır. Sayın Kavala’yı mahkûm eden kararlar AİHM kararlarındaki tespitlere bırakın değinmeyi, bunlar dikkate dahi almamıştır. Oysa Sayın Kavala’nın yargılamasının adil olabilmesinin tek yolu, AİHM kararlarıyla derinlikli bir hukuki ilişki kurulmasından geçmekteydi. Mahkeme’nin Mammadov No. 2 ve İsmayilova No. 4 kararlarında belirttiği üzere, somut dava, başvurucu aleyhine yürütülen aynı ceza yargılamasına ilişkin olup, aynı olaylardan kaynaklanan aynı suçlamaları içermektedir. Bu durum, başvurucuya yöneltilen suç isnatlarının adil olmayan bir şekilde incelenmesi sonucunu doğurmuş ve ayrıca kendisini gerekçeli bir mahkeme kararı hakkından mahrum bırakmıştır. 

İkincisi, Sayın Kavala’nın bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde adil yargılanma hakkı ihlal edilmiştir. Sayın Kavala hakkında görülen davada 18 Şubat 2020 tarihinde beraat kararı veren üç hâkim hakkında disiplin soruşturması yürütülmüş ve neticede, görevi kötüye kullandıklarına kanaat getirilmiştir. Bunun akabinde, eskiden Adalet ve Kalkınma Partisi’nden (AKP) milletvekili aday adayı olmuş bir isim davada hâkim olarak görevlendirilmiştir. Sayın Kavala hakkında beraat verip tahliyesine karar veren üç hâkime disiplin cezası verilmiş olması, kendisini sonrasında yargılayan tüm hâkimler açısından açıkça caydırıcı bir etki oluşturmaktadır. Bunun nedeni ise Hâkimler ve Savcılar Kurulu’na uygulanan açık siyasi etki ve kontrolden kaynaklanmaktadır.

Kurul (HSK), Yargıtay’a yapılan atamalar da dahil olmak üzere tüm yargı atamalarından, hâkimlerin özlük durumları, terfi ve tayinlerinden ve disiplin soruşturmalarından sorumludur. Kurul 13 üyeden oluşmaktadır. Kurula Adalet Bakanı başkanlık etmekte, Bakan Yardımcısı ise tabii üye olarak katılmaktadır. Adalet Bakanı Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır. Cumhurbaşkanı ayrıca, Kurulun dört üyesini de doğrudan seçmektedir. Kalan yedi üye ise Parlamento tarafından nitelikli çoğunlukla seçilmektedir; bu da fiilen görevlendirmelerin, genel başkanı Cumhurbaşkanı olan AKP ile onun ittifak ortağı tarafından yapıldığı anlamına gelmektedir.

Venedik Komisyonu, 2024 tarihli raporunda, Hâkimler ve Savcılar Kurulu üzerindeki siyasi kontrol nedeniyle Türkiye’de hâkimler arasında bir korku ve itaat ikliminin varlığından söz etmektedir. Hükümet, eski bir milletvekili adayının (somut olayda bir AKP adayının) davaya hâkim olarak atanmasının olağan bir uygulama olduğunu ileri sürmektedir. Oysa Mahkemenizin yerleşik içtihadına göre, bir hâkimin baktığı davayla ilintili siyasi aidiyetler taşıması, tarafsızlık bakımından nesnel bir kaygı oluşturmaktadır. Aynı zamanda AKP genel başkanı olan Cumhurbaşkanının söz konusu yargılamada müdahil sıfatını taşıdığı düşünüldüğünde, bu ölçütün açıkça karşılandığı ortadadır.

Üçüncüsü, somut davada Sayın Kavala’nın silahların eşitliği ilkesinden yararlanma hakkı da ihlal edilmiştir. Telefon görüşmelerinin dökümlerini de içeren dijital ses kayıtlarına –yani huzurunuza sunulan delillerin geniş bir kısmını oluşturan kayıtlara– erişim imkânı kendisine tanınmamış, bunların doğruluğunu kontrol etmesine veya Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca bu kayıtların delil niteliğini inceleyerek ispat gücünü değerlendirmesine imkân tanınmamıştır. Ayrıca, dava açısından kilit öneme sahip tanıkları dinletme hakkından da mahrum bırakılmıştır.

Dördüncüsü, Sayın Kavala’nın masumiyet karinesi, yargılama boyunca, yürütmenin en üst düzey yetkililerinin peşin hüküm içeren açıklamalarıyla ihlal edilmiştir. Hatta vergi mükelleflerinin kaynaklarıyla finanse edilen ve devlet televizyonunda yayınlanan bir dizide Sayın Kavala’nın suçlu olduğunu açıkça ima eden bir bölüme yer verilmiştir.

Ve beşincisi, yaklaşık altı yıllık bir süreden bahsediyoruz. Bu uzun zaman zarfı makul süre içerisinde adil yargılanma hakkını ihlal etmektedir. Bu süre zarfında hukuken izahı mümkün olmayan usulsüzlükler de yaşanmıştır. Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi’nin Yargıtay tarafından henüz karara bağlanmamış bir davanın sonucunu peşinen varsayan bir yaklaşımla Sayın Kavala hakkındaki beraat kararını bozması bu usulsüzlüklerin başında gelmektedir.

Bu durum, Sayın Kavala hakkında yürütülen davanın, usule aykırı bir şekilde, kendisi hakkında beraat kararı veren mahkemeden başka bir mahkemeye aktarılmasına yol açmıştır. Bunun ardından da dosya, Gezi Parkı protestoları sırasında yaşanan birtakım olaylar sebebiyle yargılanmakta olan ve Sayın Kavala’nın hayatı boyunca bir kez bile karşılaşmadığı bir grup futbol taraftarının davasıyla birleştirilmiştir. Daha sonrasında Sayın Kavala’nın dosyası futbol taraftarları davasından ayrılmış; bu da yargılamada, yine izahı mümkün olmayan, ciddi gecikmelere neden olmuştur. Oysa Kudła/Polonya kararında da vurgulandığı üzere, başvurucu bakımından korunması gereken menfaat, hukuka aykırı şekilde tutulmasına derhal son verilmesiydi.

Sayın Başkan,

Sayın Kavala’nın, Ceza Kanunu’nun 312. maddesi uyarınca cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek veya görevlerini yerine getirmesini engellemek suçundan mahkûm edilmesi, 7. madde kapsamındaki öngörülebilirlik ölçütünün açık bir ihlalini teşkil etmektedir.

Bu suçun maddi unsuru, Sayın Kavala’nın hükümeti ortadan kaldırabilecek nitelikteki cebir ve şiddet kullanımından sorumlu olduğunu ortaya koyan delillerin varlığını gerektirmektedir. Söz konusu maddi unsurun somut olayda mevcut olmadığı iki net sebepten dolayı açıktır. Birincisi, ulusal mahkeme kararlarında, bırakın Gezi Parkı protestoları sırasında cebir ve/veya şiddet kullanan herhangi bir grubun Sayın Kavala tarafından yönlendirildiğini veya finanse edildiğini gösteren bir delili, kendisini söz konusu protestolar sırasında herhangi bir grup tarafından gerçekleştirilen herhangi bir cebir ve/veya şiddet kullanımıyla ilişkilendiren tek bir delil bile bulunmamaktadır. İkincisi, Gezi Parkı protestolarının, hükümeti devirmeye yönelik bir cebir veya şiddet kullanımı olarak nitelendirilebileceğini gösteren herhangi bir delil de mevcut değildir.

Ulusal mahkemeler bu nitelendirmeye dair iki özel gerekçe sunmaktadır. Birincisi, 2 ve 3 Haziran 2013 tarihlerinde İstanbul, Beşiktaş’ta o dönem Başbakanlık Çalışma Ofisi olarak kullanılan yerin önünde protestocular ile polis arasında yaşanan çatışmalardır. İkincisi ise, daha genel olarak protestolara terör örgütü üyelerinin karıştığı iddiasıdır.

Birinci iddia bakımından, Yargıtay kararında, Beşiktaş’ta o dönem Başbakanlık Çalışma Ofisi olarak kullanılan yerin önünde bulunan protestocuların, Hükümetin düştüğü izlenimi vermeye çalıştıkları belirtilmektedir.

Böyle bir şey zaten mantıken mümkün değildir, zira Türk Hükümeti’nin merkezi İstanbul’da değil, başkent Ankara’da yer almaktadır. Ayrıca, Mayıs ve Haziran 2013’teki Gezi Parkı olayları boyunca Hükümet’in gündelik faaliyetlerini sürdüremediğini gösteren herhangi bir delil bulunmamaktadır. Bunun yanı sıra, Hükümet protestolar sırasında sivil toplum temsilcileri ve kuruluşlarıyla görüşmeler gerçekleştirmiştir; bu kapsamda o dönem Başbakan olan Erdoğan’ın 12 ve 14 Haziran 2013 tarihlerinde protestocu gruplarla yaptığı görüşmeler de buna dahildir.

Daha da önemlisi, Sayın Kavala’nın davasının usule aykırı biçimde birleştirilip ardından yeniden ayrıldığı futbol taraftarları davası –ki bu dava özel olarak Beşiktaş’taki o dönem Başbakanlık Çalışma Ofisi olarak kullanılan yerde meydana gelen olaylara ilişkindi– 29 Aralık 2025 tarihinde sonuçlanmış ve tüm sanıklar 312. madde kapsamındaki suçlamalardan beraat etmiştir.

Protestolara terör örgütlerinin karıştığı iddiasına gelince, Gezi Parkı protestoları bağlamında, bu protestolara karıştığı ileri sürülen herhangi bir terör örgütünün cebir ve şiddet kullanımıyla ilgili herhangi bir olaya yönelik olarak tek bir soruşturma dahi yürütülmüş değildir. Ayrıca, bu protestolarla bağlantılı olarak 312. madde kapsamında herhangi bir terör örgütü üyesi sıfatıyla mahkûm edilmiş tek bir kişi dahi bulunmamaktadır.

Bir kez daha vurgulamam gerekirse, Sayın Kavala’nın mahkûmiyet kararında, adı geçen ya da geçmeyen herhangi bir terör örgütü ile Sayın Kavala arasında herhangi bir bağlantı kurulmuş değildir. Oysa 312. maddenin manevi unsuru, Sayın Kavala’nın hükümeti cebir ve şiddet kullanarak devirmeyi amaçladığını ortaya koyan delillerin varlığını gerektirmektedir.

Ne var ki, ulusal mahkeme kararlarında sunulan delillerin tamamı Sayın Kavala’nın Gezi Parkı protestoları sırasında çekilmiş tek bir fotoğrafından, protestolar ve polisin orantısız güç kullanımı hakkında etkinlikler düzenlenmesi gereğini görüştüğü telefon konuşmalarından ve Gezi Parkı olayları sırasında yaşanan insan hakları ihlallerine ilişkin olarak Avrupa Parlamentosu’na, Avrupa Konseyi’ne ve Avrupa Konseyi üyesi devletlere mektuplar gönderilmesine dair görüşmelerden ibarettir. Herhangi bir şüpheye yer kalmaması açısından belirtmek gerekirse, Mahkemeniz, suçun iddia edilen maddi ve manevi unsurlarını oluşturduğu ileri sürülen bu delillerin hepsini halihazırda incelemiş bulunmaktadır.

Söz konusu materyaller, bir insan hakları savunucusu olarak Sayın Kavala’nın, Hükümet’in Gezi Parkı protestolarını ele alış biçimine eleştirel yaklaştığını ve bu protestolar sırasında yaşanan ciddi yaralanma ve ölümlere yol açan aşırı biber gazı kullanımından endişe duyduğunu göstermektedir. Öte yandan, bir insan hakları savunucusunun, söz konusu insan hakları ihlallerine Avrupa kurumları nezdinde dikkat çekmeyi amaçlayan barışçıl ve yasal faaliyetlerinin, cebir ve şiddet kullanarak Hükümet’i devirme kastının manevi unsuru olarak değerlendirildiğini de ortaya koymaktadır.

Ayrıca, 312. madde kaleme alınırken, “cebir ve şiddet kullanarak” ibaresinin ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin bu suçun kapsamı dışında bırakılmasını sağlamak amacıyla özellikle eklenmiş olduğunu da vurgulamak gerekir.

Hükümet, somut olayda 312. maddeye başvurulmasının Yargıtay’ın daha önceki içtihadıyla uyumlu olduğunu iddia etmektedir. Oysa ki beyanlarında atıf yaptıkları içtihat ya silahlı kuvvetler mensubu kişilerle ya da silahlı terör örgütü kurmak veya terör örgütüne üye olmak suçlamasıyla yargılanan kişilerle ilgilidir.

Yani Hükümet’in Mahkeme’ye sunduğu Yargıtay içtihadına ilişkin örneklerin olgusal temeli, silahlara ve askerî unsurlara erişimi olan kişilerle ilgilidir; dolayısıyla bu örneklerin, somut davadaki olgularla herhangi bir benzerliği bulunmamaktadır.

Sayın Başkan,

Sayın Kavala hakkında verilen mahkûmiyet kararı kendisinin ifade ve örgütlenme özgürlüğünü ağır bir şekilde ihlal etmektedir. Bu davada söz konusu olan 10. ve 11. madde ihlallerinin temelinde, Sayın Kavala’nın sahip olduğu haklardan yararlanmasının suç sayılması yatmaktadır. Bu durum kendisinin haklarına yönelik mutlak surette keyfi bir kısıtlama teşkil etmektedir, kanunla öngörülmüş değildir ve apaçık bir orantısızlık oluşturmaktadır.

Mahkeme’nin değerli üyeleri,

18. maddenin ihlali ise bu davada apayrı ve bağımsız bir boyut teşkil etmektedir. 18. maddenin 6., 10. ve 11. maddelerle ilişkili olarak uygulanabilir olduğuna şüphe bulunmamakla birlikte, somut olayda 18. maddenin 7. madde bakımından da geçerli olduğu nettir. Sözleşme’yi hazırlayanlar 18. maddenin uygulanmasını Sözleşme’de öngörülen hakların bir kısmıyla sınırlama yönünde bir niyet taşımamaktadır. Bunun aksine, hazırlık çalışmalarına (travaux préparatoires) ilişkin verilere bakıldığında, söz konusu edilen maddi hak hangisi olursa olsun, 18. maddenin Devletlerin yetki suiistimaline karşı ek bir güvence olarak getirilmiş olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Siyasi saiklerle yürütülen ceza soruşturmaları ve yargılamalarında 5. ve 6. maddelerle bağlantılı olarak 18. maddenin ihlal edildiği durumlarda, 18. madde ile 7. maddenin de birlikte ihlalinin varlığı ihtimali yok sayılmamalıdır.

Yazılı beyanlarımızda Mahkeme’ye şu hususlara ilişkin delillerimizi sunmuş bulunmaktayız: Bir: Mahkemenizin halihazırda incelemiş olduğu üzere konuyla ilgi arz etmeyen ve yeterli nitelik taşımayan delillere dayanılmakta ısrar edilmesi. İki: Mahkemenizin de halihazırda tespit etmiş olduğu üzere, ulusal mahkeme kararlarında olguların açık ve özlü bir şekilde ortaya konulmaması. Üç: 6. madde kapsamında açık usulsüzlüklerin bulunması. Dört: Sözleşme kapsamında korunan hakların kullanımının ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükmüne dayanak yapılması. Beş: Sayın Kavala’nın mümkün olan en ağır cezaya çarptırılmasının son derece büyük bir keyfîyet içermesi. Altı: Yürütmenin en üst düzey yetkililerinin Sayın Kavala’ya ilişkin peşin hüküm içeren açıklamaları ile ulusal mahkeme kararlarının içeriği arasındaki paralellikler. Yedi: Yargılamanın bütünü itibarıyla, Mahkeme kararlarında ortaya konulan tespitlerin hiçbir şekilde dikkate alınmaması ve bunların gereğinin yerine getirilmemiş olması.

Sayın Başkan,

Bu davada 3. madde de ihlal edilmiş bulunmaktadır. Suçsuz bir insanın bu denli uzun bir süreyle ve haksız bir şekilde özgürlüğünden mahrum bırakılmış olması nedeniyle 3. maddeye ilişkin asgari eşiğin aşılmış olduğu aşikardır. Ayrıca, serbest bırakılıp ailesine kavuşma beklentisi Mahkemenizin vermiş olduğu iki karara rağmen halen sürmektedir.

Bu durum, serbest bırakılma yönünde meşru bir beklentiye sahip bir insanın uzun süre boyunca ıstırap ve belirsizlik içinde bırakılmasına yol açmaktadır. Mahkeme, Babar Ahmad ve Diğerleri/Birleşik Krallık kararında, açıkça orantısız nitelik taşıyan bir cezanın, hükmedildiği anda dahi 3. maddeye aykırı muamele teşkil edebileceğini kabul etmiştir. Somut olayda, masum bir kişinin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilmesi, açık orantısızlık açısından getirilen katı ölçütü karşılamaktadır. Ayrıca Mahkeme’nin, diğerlerinin yanı sıra Kaytan/Türkiye kararında da dile getirdiği üzere, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası bakımından koşullu salıverilme imkânının bulunmaması, daha cezanın hükmedildiği anda 3. maddenin ihlaline yol açmaktadır.

Büyük Daire’nin sayın yargıçları, sayın Başkan,

Sayın Kavala, suçsuz bir kişi ve bir insan hakları savunucusu olarak sekiz yıl beş aydır –ki bu süre bir yandan uzamaya devam ediyor– özgürlüğünden yoksun halde alıkonulmaktadır. Bu sürenin son üç yılında ise tecrit altında tutulmaktadır. Eşi benzeri görülmemiş bu durum, somut davada 46. maddenin uygulanmasını gerektirmektedir. Bu doğrultuda Mahkeme’den, 46. madde uyarınca, ulusal makamların Sayın Kavala’yı derhal serbest bırakmasını, hakkında resmî olarak beraat kararı verilmesini ve gelecekte keyfî biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılması ya da Sözleşme kapsamındaki haklarının ihlal edilmesi riskine maruz kalmaksızın yaşamını sürdürmesine imkân tanınmasını sağlamasını talep etmekteyiz.

Büyük Daire’nin kararını makul olan en kısa süre içerisinde vermesini rica etmekteyiz.

- Teşekkürler, şimdi İnsan Hakları Komiseri Sayın O’Flaherty’yi kürsüye davet ediyorum.

 


İNSAN HAKLARI KOMİSERİ’NİN BEYANLARI

Michael O’Flaherty, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri

Teşekkür ederim sayın Başkan, Mahkemenin saygıdeğer üyeleri,

Bu dava, hiç kuşkusuz, Sayın Kavala’nın birey olarak sahip olduğu haklara ilişkindir. Bununla birlikte, Türkiye’de insan hakları savunucularının karşı karşıya bulunduğu, süregiden yapısal sorunlara da işaret etmektedir. Bu meseleler hakkında sizi daha iyi bilgilendireceğini umarak, kendi çalışmalarım çerçevesinde edindiğim gözlemleri Mahkeme ile paylaşmak üzere huzurunuzdayım. Müdahil olarak bu beyanımda Mahkeme kararlarının icrası meselesine de değineceğim.

Somut dava, Sayın Kavala’nın, Mahkeme’nizin serbest bırakılması yönünde verdiği iki karara rağmen alıkonulmaya devam etmesi ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilmesi ile sonuçlanan ceza yargılamasını ilgilendirmektedir. Mahkemenizin verdiği kararların icra edilmemesi, somut davanın temelini oluşturmaktadır.

Görevime başladıktan bu yana Türk resmî makamlarıyla temas halindeyim ve bu kararların icraya konulmaması meselesini kendileriyle yaptığım görüşmelerde birden fazla kez gündeme getirmiş bulunuyorum. Kasım 2024’te Türkiye’ye gerçekleştirdiğim ilk ziyaret sırasında Sayın Kavala’yı cezaevinde ziyaret ettim. Erdemli ve dirençli duruşu ve insan hakları davasına olan bağlılığı karşısında son derece etkilendim. Aralık 2025’te Türkiye’yi bir kez daha ziyaret ettim; bu ziyaret sırasında yetkililerle, hukukçularla ve sivil toplum kuruluşlarıyla temaslarda bulundum.

Kavala/Türkiye davasında Mahkemeniz, Sayın Kavala’ya yönelik yargılamayı onun bir insan hakları savunucusu olarak yürüttüğü faaliyetler ışığında incelemiştir. Mahkeme, şikâyet konusu tedbirlerin Sayın Kavala’yı susturmaya yönelik gizli bir emel güttüğünü şüpheye yer bırakmayacak şekilde tespit etmiş bulunmaktadır. Ayrıca, Sayın Kavala’ya yöneltilen suçlamalar dikkate alındığında, söz konusu tedbirlerin insan hakları savunucularının faaliyetleri üzerinde caydırıcı bir etki yaratmasının muhtemel olduğu sonucuna da varılmıştır.

Kavala davasında alınması gereken genel tedbirlerin uygulamaya geçirilmemesi, benim 2025 yılı itibarıyla gözlemlediğim durumun da açık bir göstergesidir.

Ziyaretim sırasında muhataplarım, sivil toplum, insan hakları savunucuları, avukatlar, gazeteciler ve muhalif siyasetçiler üzerindeki baskının sürdüğünü ifade etmişlerdir. İfade özgürlüğü, barışçıl toplanma ve örgütlenme özgürlüğü üzerindeki orantısız kısıtlamalara, ceza hukuku ve terörle mücadele hükümlerinin kötüye kullanılmaya devam edilmesine ve yargının bağımsızlığı ile tarafsızlığına ilişkin sorunlara dikkat çekmişlerdir.

Ceza kanunu ve terörle mücadele hükümlerinin, meşru demokratik faaliyetler olarak değerlendirilmesi gereken eylemlere uygulanacak şekilde geniş yorumlanmaya ve tatbik edilmeye devam etmesinden ötürü kaygı duyuyorum. Bu kapsamda, örneğin şiddet içermeyen eylemler, eleştirel ifadeler, örgütlenme ve insan hakları savunuculuğu faaliyetleri yer almaktadır. Ayrıca, mevcut rapor, haber ve bildirimler, ulusal mahkemelerin çoğu zaman yeterli ve uygun bir gerekçe ortaya koymaksızın ve isnat edilen fiiller ile şiddet, şiddete teşvik veya cezai yaptırımı haklı kılacak diğer unsurlar arasında açık bir bağ kurmaksızın ceza davaları açtığını göstermektedir.

Bunların yanı sıra, barışçıl toplantı ve gösterileri dağıtmak amacıyla polisin gereksiz güç kullandığı ve söz konusu gösteri ve toplantılara yönelik olarak belirli grupları orantısız biçimde etkileyen kısıtlamaların defaten uygulandığına dair raporlar da tarafıma iletilmiş bulunmaktadır. Gazetecilerin, muhalif siyasetçilerin, avukatların ve sıradan vatandaşların sırf muhalif görüşlerini ifade ettikleri için ceza soruşturmalarına uğradığı bildirilmektedir. Ayrıca, barolar ve hukukçular da yürüttükleri mesleki faaliyetler nedeniyle baskı ve kovuşturmalarla karşı karşıya kalmaktadır. İnsan hakları alanında faaliyet gösteren dernekler ise, keyfî denetimler ve savunuculuk faaliyetlerinin dahi hukuka aykırılık delili olarak değerlendirildiği ceza davaları da dahil olmak üzere, hukuki, idari ve yargısal kısıtlamalara maruz bırakılmaktadır.

Bu haber, rapor ve bildirimler, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve barışçıl toplantı ve gösteri hakkı bakımından süregelen sorunlara işaret etmekte ve Mahkemenizin halen Bakanlar Komitesi önünde icrası beklenen kararlarında tespit edilen sorunlarla örtüşmektedir. Öyle ki, söz konusu kararların bir kısmı dokuz ila yirmi yıldır icraya konulmayı beklemektedir.

Yetkili makamların bu sorunları gidermemesi, günümüzde tekrar eden insan hakları ihlallerinin temeline zemin oluşturmaktadır. Top of Form

Şimdi izninizle, adaletin işleyişi ile yargı sistemi içinde insan haklarının korunması konusuna değinmek istiyorum. Mahkemeniz Kavala/Türkiye davasında yargı sisteminin işleyişine ilişkin bazı hususları değerlendirmiş bulunmaktadır. Yakın tarihli ziyaretim sırasında, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, adil yargılanma hakkı ve Anayasa Mahkemesi’nin işleyişine ilişkin süregelen sorunlar hakkında da bilgilendirildim.

Yargının ve hâkimlerin bağımsızlığı ile tarafsızlığı bakımından, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısını ve üye seçim usulünü değiştiren çeşitli anayasal ve yasal değişiklikler nedeniyle sorunların ağırlaştığını kaydetmek isterim. Bu değişiklikler, Venedik Komisyonu’nun iki görüşü de dahil olmak üzere uluslararası insan hakları ve uzman kuruluşların tavsiyelerine aykırı şekilde gerçekleştirilmiştir. Nitekim Mahkemeniz de Selahattin Demirtaş ve Yüksekdağ Şenoğlu davalarında bu hususlara değinmiştir.

Adil yargılanma hakkına ilişkin hususlara gelirsek, hukuk güvenliği ve öngörülebilirlik bakımından ciddi kaygılar doğuran çeşitli uygulamalar mevcuttur. Bunlar arasında, aşırı uzun iddianameler, hukuki analiz ve ispat niteliğine ilişkin eksiklikler, gizli tanık kullanımı ve aynı ya da benzer olgulara ve hukuki gerekçelere dayanan birden fazla ve birbiriyle örtüşen ceza davaları açılması yer almaktadır. Aynı şekilde, tahliye kararlarının yerine getirilmemesi ve bunların eşzamanlı olarak verilen yeni yakalama ve tutuklama kararlarıyla bertaraf edilmesi de yargılama sürecini ciddi anlamda zedelemektedir. Bundan başka, avukatların mesleki faaliyetlerini icra etmelerinin kısıtlanması suretiyle silahların eşitliği ilkesinin baltalanması da tarafıma bildirilen hususlar arasında yer almaktadır.

Son olarak, Anayasa Mahkemesi’ne ilişkin bazı hususlara değinmek istiyorum. Sayın Kavala’nın Mahkeme önünde biri 2022 yılından, diğeri ise 2023 yılından beri derdest olan iki başvurusu bulunduğunu kaydetmekteyim. Bunlar sırasıyla, Gezi Parkı davası kapsamında tutuklanması ve mahkûm edilmesi ile Yargıtay tarafından mahkûmiyetinin onanmasına ilişkindir.

Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru mekanizmasının etkinliği merkezi bir yargısal güvence teşkil etse de, bu bağlamda şu iki hususu özellikle gündeme getirmek isterim.

Birincisi, muhataplarım tarafından Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuruları incelemedeki yavaşlığına ilişkin sorunlar dile getirilmiştir. Bakanlar Komitesi’nin Anayasa Mahkemesi’nin önceliklendirme kriterlerinin güçlendirilmesine yönelik çağrılarına rağmen, bu yönde henüz herhangi bir tedbir alınmamış olduğu gibi, bu yönde alınması öngörülen bir tedbir de bulunmamaktadır. Dolayısıyla, özgürlükten yoksun bırakmaya ilişkin davalar, Mahkemenizin uyguladığı kriterler uyarınca gerekli olan sürat çerçevesinde ele alınmamaktadır.

İkincisi, son dönemde Anayasa Mahkemesi kararlarının alt derece mahkemeleri tarafından uygulanmadığı örnekler yaşanmıştır. Bu bağlamda, başvurucunun Gezi Parkı davasındaki beraber yargılandığı kişilerden Can Atalay ile Tayfun Kahraman’a ilişkin davalara özellikle dikkat çekmek isterim.

Sonuç olarak, Sayın Başkan, saygıdeğer Büyük Daire üyeleri, Türkiye’de insan hakları savunucuları ve sivil toplumun içinde bulunduğu mevcut durumun, yargının kötü işleyişine ilişkin sorunlarla birlikte ele alındığında, somut dava bakımından son derece ilgi arz ettiğini düşünüyor ve Mahkemenizi bu hususları gereğince dikkate almaya davet ediyorum.

- Beyanlarınız için teşekkür ederim. Şimdi, soru sormak isteyen Büyük Daire yargıçlarını taraflara sorularını yöneltmeye davet ediyorum.

  


MAHKEME’NİN SORULARI

---
Yargı. Bårdsen, Mahkeme Başkan Yardımcısı

Çok teşekkürler Sayın Başkan.

Davalı Hükümet’e bir sorum, başvurucunun temsilcilerine ise bir başka sorum olacak. Üçüncü bir soruyu ise her iki tarafa da yöneltmek istiyorum.

İlk olarak, bu sorum yalnızca Hükümet’e yönelik; ancak başvurucu temsilcileri de dilerlerse elbette yorum yapabilir ve cevap verebilir. Sorum şu: İç hukuk yolları ve bunların tüketilmesi ile ilgili; başvurucunun halen Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan iki başvurusuna ilişkin.

Anayasa Mahkemesi’nin huzuruna taşınan davalarda izlediği önceliklendirme politikasını sormak istiyorum. Bunu, başvurucunun gerek tutuklu yargılama sürecinde gerekse mahkûmiyet sonrasında özgürlüğünden yoksun bırakıldığı durumlar açısından soruyorum. Örneğin, süreler ve gecikmelere ilişkin istatistikler var mı? Daha uzun sürede sonuçlanan belirli dava türleri ya da bir dava profili söz konusu mu?

Başvurucu temsilcilerine de bir sorum olacak; ancak elbette Hükümet temsilcileri de dilerlerse yorumda bulunabilir.

Gerek yazılı beyanlarınızda gerek bugün sunduğunuz sözlü açıklamalarda, kısa ve öz bir şekilde olsa da, Sayın Kavala hakkında 2022 yılında verilen mahkûmiyet kararından sonraki dönem bakımından, kendisine karşı yürütülen ceza yargılamasının açık bir adalet inkârı teşkil etmesi gerekçesiyle 5. maddenin 1. fıkrasının (a) bendi kapsamında bir ihlal bulunduğunu ileri sürüyorsunuz. Bu bağlamda sizden, söz konusu kavramı somut olay çerçevesinde – hem dayanağı itibarıyla hem de Sözleşme hukuku bakımından, özellikle 5. maddenin 1. fıkrasının (a) bendi yönünden– biraz daha açmanızı rica edebilir miyim? İkinci olarak da, Mahkeme’nin somut olayda böyle bir açık adalet inkârının mevcut olduğu sonucuna varabilmesi için, sizin değerlendirmenize göre hangi unsurların bulunması gerektiğini de açıklamanızı rica ederim.

Şimdi her iki tarafa da yönelttiğim üçüncü soruya geliyorum. Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki şikâyetle ilgili; özellikle de müebbet hapis cezasına çarptırılmanın 3. maddeye yönelik bir ihlal oluşturup oluşturmamasıyla ilgili. Sorum kabul edilebilirlik ve iç hukuk yollarının tüketilmesi meselesiyle ve bu bağlamda etkili bir hukuk yolu bulunup bulunmadığıyla ilgili. Bu husus tarafların yazılı beyanlarında biraz üstünkörü ele alınmış gibi duruyor, sözlü beyanlarda da neredeyse hiç değinilmedi. Bu nedenle bence biraz daha izaha ihtiyaç duyuyor.

Kanaatimce bu konuya eğilirken önümüzde en az üç aşama var. Birincisi, Mahkeme’nin 2015 yılında Kaytan/Türkiye davasında varmış olduğu üzere, Türk hukukunda bu cezaya karşı başvurulabilecek hiçbir hukuk yolu bulunmadığı tespiti. Bu noktada, adı geçen davanın Anayasa Mahkemesi huzurunda bireysel başvuru mekanizmasının tesisinden önce açılmış olduğunu hatırda bulundurmamız gerekiyor. Ardından, dört veya beş sene sonra, Aralık 2018’de, Hükümet’in yazılı beyanlarında atıf yapılan Tekin ve Baysal/Türkiye davasında verilmiş bir Daire kararı var; bu kararda Anayasa Mahkemesi huzurundaki bireysel başvuru mekanizmasının esasen müebbet hapis cezası durumunda etkili bir hukuk yolu sayılacağı belirtiliyor.

Bu yaklaşım, akabinde Komiteler düzeyinde ve tek hâkim tarafından verilen kararlar seviyesinde de sürdürülmüştür. Ancak şu anda, muhtemelen gelmiş olduğumuz bu üçüncü aşamada Mahkeme, bir zamanlar etkili saymış olduğu bu hukuk yoluna Türkiye’de başvurmuş olan kişilerden yeni şikâyetler almaya başlamıştır.

Nitekim az önce atıf yapılan Komite kararlarından birinin öznesini oluşturan başvurucu, halihazırda Hükümet’e iletmiş olduğumuz dört davadan birinin tarafıdır. Buradan bakınca şu görülüyor—ve ben de şimdi soruma yaklaşmış oluyorum: Anayasa Mahkemesi içtihadında açık bir örüntü oluşmuş. Anayasa Mahkemesi bu başvuruların hepsini kabul edilemez bularak reddetmiştir.

Bu kararlar, kabul edilemezlik kararlarında sıklıkla görüldüğü üzere, belirli ve açık bir gerekçe sunulmaksızın verilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin bu nitelikteki bir başvuruyu kabul ettiği tek bir örnek bile görünmüyor. Şu ana kadar –ki bu hususun taraflarca teyit edilmesini özellikle rica ediyorum– bildiğim kadarıyla, Anayasa Mahkemesi tarafından bu meseleye ilişkin olarak esasa dair verilmiş hiçbir karar yok.

Bu çerçevede, her iki taraftan da, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Anayasa Mahkemesi huzurunda halen etkili bir başvuru yolu bulunup bulunmadığı konusunda görüşlerini değerlendirip açıklamalarını ve ortaya koymalarını rica ediyorum; bu değerlendirmeyi yaparken, Mahkeme’nin benzer davalarda 3. maddeye yönelik ihlal tespit ettiği önceki kararların Bakanlar Komitesi önünde halen icra sürecinde olduğu hususunu da ayrıca göz önünde bulundurmalarını bekliyorum.

Çok teşekkür ederim.

----

Yargıç Yüksel 

Teşekkürler Sayın Başkan.

Olgularla ilgili olarak başvurucuya bir sorum olacak.

Mahkeme’nin 2019 yılında verdiği Daire kararının ardından başvurucu 2020 yılında yeni suçlamalarla tutuklanmış ve bu yeni tutuklama kararının hukuka uygunluğuna Anayasa Mahkemesi önünde itiraz etmiştir. Anayasa Mahkemesi sizin de dilekçelerinizde değindiğiniz üzere Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki hakların ihlal edilmemiş olduğu sonucuna varmıştır.

Başvurucunun söz konusu Anayasa Mahkemesi kararına ilişkin olarak Mahkememize yeni bir başvuru yapmamış olduğunu görüyoruz. Anayasa Mahkemesi kararını müteakiben Mahkememiz huzurunda bir başvuruda bulunmamış olmanızın özel bir sebebi olup olmadığını sormak istiyorum.

Teşekkürler.

---

Yargıç Kučs

Hem başvurucuya hem de Hükümet’e birer sorum olacak.

Başvurucuya sorum 5. madde ile ilgili olacak. Hükümet, Mahkeme’nin daha önceki kararında özgürlük hakkı konusunu halihazırda karara bağlamış olduğunu ve bunun artık Bakanlar Komitesi tarafından ele alınacak bir icra meselesi oluşturduğunu öne sürmüştür. Siz ise bu meseleyi süregiden bir ihlal olarak nitelendirdiniz. Dolayısıyla şunu sormak istiyorum: Verdiği bir karar uygulanmadığında Mahkeme’nin her seferinde bu konuyu incelemek şeklinde bir politika benimsemesi gerektiğini mi savunuyorsunuz, yoksa bu bakımdan somut davaya ilişkin özel argümanlarınız var mı?

Hükümete yönelik sorum ise 6. madde ile ilgili olacak. 6. madde kapsamında ulusal mahkemenin bağımsızlığı konusunda. Başvurucu, kendisi hakkında beraat kararı veren üç hâkimin bu karar sonrasında disiplin cezasına çarptırıldığını söyledi ve ayrıca, doğru anladıysam, Anayasa Mahkemesi hâkimleri hakkında ceza soruşturmaları başlatıldığını da belirtti. Önce bu üç hâkim konusunda görüşünüzü aktarmanızı; bu kişiler hakkında başlatılmış bir disiplin soruşturması olup olmadığına dair bizi bilgilendirmenizi rica ediyorum. Ayrıca, Anayasa Mahkemesi hâkimlerine yönelik olarak başlatılmış bir işlem olup olmadığı konusunda da bizi aydınlatırsanız sevinirim.

Teşekkürler.

---

Yargıç Chanturia

Teşekkürler Sayın Başkan.

Başkan Yardımcısı Bårdsen tarafından yöneltilen sorulara ilaveten Hükümete bir sorum olacak.

Mahkeme, Aralık 2019’da Kavala/Türkiye davasında verdiği kararda, Anayasa Mahkemesi’nin başvurucunun tutukluluğunun hukuka uygun olmadığına ilişkin incelemesinin bir yıl, beş ay ve 29 gün sürdüğünü ve bu sürenin 5. maddenin 4. fıkrası kapsamındaki sürat gereklerini yerine getirmiş sayılamayacağına hükmetmiştir. Büyük Daire’nin Temmuz 2022 tarihli ihlal kararında da aynı sonuç tekrarlanmıştır.

Daha önce dile getirildiği üzere, başvurucunun Temmuz 2002’de Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı bireysel başvuru an itibariyle üç yıl sekiz aydır derdest durumdadır. İkinci başvuru ise Ekim 2023’te yapılmış olup, o da iki yıl dört aydır derdest durumdadır. Sorum şu: Başvurucuyu konu edinen ve Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında ele alınması gereken bu alıkonma işlemine yönelik incelemenin, Mahkememizin verdiği iki karar da düşünülecek olduğunda, bu denli uzun sürmesini haklı kılan özel sebepler var mı?

Çok teşekkürler.

---

Yargıç Mercer

Öncelikle, Yargıç Bårdsen’in sorusuna ilaveten Hükümet’e bir soru yöneltmek istiyorum. Beyanlarınızın 17. paragrafında, Anayasa Mahkemesi önündeki yargılamaların ortalama süresinin yaklaşık üç yıl olduğunu öne sürüyorsunuz. Başvurucunun 88. paragrafta ileri sürdüğü üzere, Türk hukukuna göre, hakkında verilmiş mahkûmiyet kararı kesinleşene dek kişinin tutuklu sayıldığına katılıyor musunuz? Bu doğru ise, 9 Haziran 2022 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne sunulan başvuruya ilişkin değerlendirilmesi gereken süre, genel bireysel başvuru süresi değil de, tutukluluğa ilişkin başvurular bakımından geçerli olan süre değil midir? Buna ek olarak, tutukluluğa itiraz niteliğindeki başvurular bakımından Anayasa Mahkemesi huzurundaki yargılamaların ortalama ne kadar sürede sonuçlanması gerektiğini düşünüyorsunuz?

İkinci olarak, başvurucuya bir soru yönelteceğim. Hükümetin beyanlarının 17. paragrafında Anayasa Mahkemesi huzurundaki yargılamaların ortalama süresinin üç yıl olduğunu gösteren rakamlar yer alıyor. Bu çerçevede, 24 Ekim 2023 tarihli Anayasa Mahkemesi başvurunuz kapsamında, normal koşullarda bugüne kadar hangi somut usulî adımların atılmış olmasını bekliyorsunuz?

Teşekkürler.

 


ARA

Başka soru yoksa Mahkeme şimdi 25 dakikalığına ara verecek. Ardından taraflar karşı tarafın beyanlarına ilişkin olarak kısaca görüşlerini ve ayrıca yargıçların sorularına ilişkin cevaplarını sunabilecektir. 

Sözlü duruşmaya ara verildi.

--

Lütfen yerlerinize oturunuz.

Duruşmaya devam edilmektedir. Şunu belirtmek isterim ki, sorulara verilen cevapların dinlenmesinin ardından, biz yargıçların yeni sorular yöneltmeksizin, yalnızca bu cevaplara ilişkin açıklama talep etme ihtimalimiz bulunmaktadır.

Şimdi, davalı Hükümet adına Sayın Aydın ve Sayın Bozbayındır’ı kürsüye davet ediyorum. Karşı tarafın beyanlarına cevap vermek ve yargıçların sorularını yanıtlamak üzere söz sizdedir.

 


TARAFLARIN CEVAPLARI

---
Hükümetin Cevabı, Prof. Dr. Ali Emrah Bozbayındır, Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı

Teşekkür ederim Sayın Başkan,

Öncelikle, bu davadaki kabul edilebilirliğe ilişkin itirazlarımızı yeniden vurgulamak isterim; bu hususa yargıçlar tarafından da özellikle 5. madde bakımından değinildi. Ayrıca bazı istatistiklere ilişkin sorular da yöneltilmiş bulunuyor. Bu nedenle, somut cevaplar ve Mahkeme’yi tam anlamıyla bilgilendirecek nitelikte veriler sunabilmek amacıyla, en azından bazı sorular bakımından yazılı cevap sunmamıza izin verilmesini saygıyla talep etmekteyiz.

Şimdi, müsaadenizle, önce başvurucu tarafından ileri sürülen hususlara genel bir yanıt vermek isterim. Ardından, uygun görürseniz, yargıçlar tarafından yöneltilen sorulara geçeceğim.

Saygı çerçevesinde dikkatinizi özellikle bir hususa, yani odadaki file çekmek isterim: 2019 tarihli karar. Bir Hükümet temsilcisi ya da vekili için, Mahkeme karşısında Mahkeme’yi eleştirmek hiç kolay değil. Tıpkı insan ilişkilerinde olduğu gibi, öyle değil mi?

Dolayısıyla şunu söyleyebilirim ki, Mahkeme’nin kararlarına ve aynı şekilde Hükümet’e duyduğum saygı çerçevesinde, 2019 tarihli kararın 146. paragrafından alıntı yapmak istiyorum: “[Başvurucu hakkında] iddianameye konu [edilen] olaylar; ya ilk bakışta birbiriyle bağlantısı olmayan, münferit ve yasal faaliyetler ya da açıkça Sözleşme’den kaynaklanan bir hakkın kullanımına ilişkin faaliyetlerdir.” Bu aslında başvurucunun o tarihten bu yana ileri sürdüğü iddianın ta kendisini oluşturuyor.

Bu oldukça ilginçtir; zira bu karar adeta bir petitio principii argümanına, yani döngüsel bir akıl yürütmeye dönüşmüştür. Başvurucu Türk mahkemeleri önüne çıktığında esasen şunu söylemektedir: “Bakın, ben Avrupa Mahkemesi’nden lehime bir karar aldım; artık beni yargılayamazsınız.” Açıkça belirtmek gerekirse, savunmasının özü budur. Yazılı beyanlarımız ve yargılamanın nihai sonucu ışığında bunun böyle olduğu görülecektir.

Bu arada 2013 Türkiye için kolay bir yıl değildi; sonrasındaki yıllar da öyle değildi, buna bir darbe teşebbüsü de dahil. Zira şu anda Strazburg’a taşınan çok sayıda dava bulunuyor.

Bu nedenle, tüm saygım çerçevesinde ifade etmek isterim ki, suçların niteliği ile tarihsel, siyasal ve toplumsal bağlam, her mahkeme tarafından gereği gibi dikkate alınmalıdır. Bu çerçevede nihai karar, yani Yargıtay kararı, başvurucunun iddialarının aksine gerekçeli bir karardır. Ceza adalet sisteminin kusursuz işleyen bir bant sistemi olduğunu iddia etmiyorum; her şeyin eksiksiz ve mükemmel şekilde yürüdüğünü de söylemiyorum.

Ancak, böylesi varoluşsal bir kriz bağlamında, Hükümet’e bunun ötesinde anlamlar yüklenmesini – özellikle de 18. madde kapsamında – biraz zamansız buluyorum. Bu nedenle, tekrar 2019 tarihli karara dönecek olursam, Mahkeme Hükümet’in dosyasını incelerken delillere yönelik olarak parçalı bir yaklaşım benimsemiştir. Oysa sözlü beyanlarımda da belirttiğim üzere, daha bütüncül bir değerlendirme, yani “genel değerlendirme” ya da Almanca ifadesiyle Gesamtbetrachtung yaklaşımı benimsenmeliydi. Buna karşılık, 18. madde bakımından ispat standardına geldiğimizde – 232. paragrafta – Mahkeme, “başvurucuyu bir insan hakları savunucusu olarak susturma” amacından söz etmektedir. Burada iki argüman var. Kullanılan standart ise tüm koşulların bir bütün olarak ele alınması, yani topluca değerlendirilmesi şeklinde uygulanmıştır. İşte bu nedenle bugün, 2026 yılında yeniden burada toplanmış bulunuyoruz.

Son olarak bir hususu daha belirtmek isterim: Kıta Avrupası’nda tutukluluk veya genel olarak soruşturma aşaması yapısal bir dengesizlik taşır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, 19. yüzyılda Fransızlardan “système mixte”yi benimsedik; Cumhuriyet döneminde ise Alman Strafprozessordnung’nu aldık. Bu “système mixte”nin özü, soruşturma aşamasında bazı sorgulayıcı unsurların korunmasıdır. Buna karşılık yargılamanın özü, tam teşekküllü duruşmadır: doğrudanlık ilkesi, sözlü yargılama vb. Dolayısıyla, bu kadar karmaşık ve sorunlu bir davada, bu aşamada bu denli kapsamlı yargısal değerlendirmelerde bulunmanın en hafif tabiriyle ters etki doğurabileceğini düşünüyorum.

Şimdi 5. maddeye geçiyorum.

Mahkûmiyet sonrası alıkoyma işleminin 5. madde kapsamında bir ihlal teşkil etmediği aşikardır. Mahkeme, ilk derece mahkemesince mahkûm edilen bir kişinin artık makul şüpheyle yetkili merci önüne çıkarılmak amacıyla tutuluyor sayılamayacağını yinelemektedir. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 25 Nisan 2022 tarihinde verdiği, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesine dayanan mahkûmiyet kararı bakımından, başvurucunun özgürlüğünden yoksun bırakılması 5. maddenin 1. fıkrasının (a) bendi kapsamında incelenmelidir.

Başvurucu, Mahkeme’nin 10 Aralık 2019 tarihli ihlal kararının ardından, Türk Ceza Kanunu’nun 309 ve 328. maddelerine dayalı tutukluluğuna ilişkin olarak 5. madde kapsamındaki şikâyetlerini Mahkeme’nin huzuruna öngörülen süre içinde taşımamıştır. Bu nedenledir ki, mahkûmiyet öncesi tutukluluğa ilişkin 5. madde şikâyetleri kabul edilemez bulunmak durumundadır; zira ortada iki ayrı yargılama süreci (2019 tarihli karar ve 2022 tarihli karar) bulunmaktadır ve Mahkeme bu dosyayı halihazırda incelemiştir; bu hususun yeniden incelenmesi, non bis in idem ilkesine aykırılık teşkil edecektir.

Dolayısıyla kanaatimizce, somut olayda başvurucunun 5. maddenin 1. fıkrasının (a) bendi kapsamındaki alıkonması, Mahkeme içtihadında saptanan tüm koşulları karşılamaktadır. Alıkoyma süresinin makul olup olmadığı soyut bir şekilde değerlendirilemez; bir sanığın tutuklu kalmasının makul olup olmadığı, her somut olayın kendine özgü koşulları ışığında belirlenmelidir. Devam eden alıkoyma işlemi, masumiyet karinesine rağmen, bireysel özgürlüğe saygı ilkesine üstün gelen gerçek ve somut bir kamu yararı gereksinimine işaret eden belirli emarelerin varlığı halinde haklı kılınabilir.

Şimdi 6. maddeye geçiyorum.

Bu davada Mahkeme 6. maddeyi ele alırken şunu yinelemek isterim: Tutukluluğa ilişkin önceki tespitler, sonraki ceza yargılamasının adilliğini otomatik olarak belirlemez. Adillik bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Yargılamaya konu olan fiillerin ve delillerin özel bir dikkatle incelenmesi yükümlülüğü, dosyadaki delillerin göz ardı edilmesi ya da sanığın beraat ettirilmesi yönünde bir yükümlülük olarak anlaşılmamalıdır.

Ceza yargılaması sürecinde başvurucu ve avukatları tüm delillere erişim sağlamıştır. Bu arada, bugün Mahkeme huzurunda dijital delillere ilişkin bir argüman ileri sürdüler. Oysa bu iddiayı daha önce Mahkeme önünde ileri sürmemişlerdir. Bu yöndeki iddialarını da reddetmekteyiz.

Silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerine uyulmuştur. Ancak tekrar belirtmek gerekir ki, bu noktada önemli olan şey bağlamdır. Mahkeme’nin Almanya’daki RAF [Kızıl Ordu Fraksiyonu] davalarına ilişkin daha eski bir kararına dikkat çekmek isterim: 8 Temmuz 1978 tarihli Ensslin, Baader ve Raspe/Almanya kararı. Bu kararın isabetli bir içtihat olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda, somut olay bakımından masumiyet karinesine dayanılması mümkün değildir.

6. maddenin 2. fıkrasında garanti altına alınan güvenceler, kişi hakkında yargılama yürütüldüğü aşamada devreye girer. Söz konusu dönemde – ki bu olaylar onlarca yılı kapsayan bir sürece ilişkindir – başvurucuların sabah saatlerinde hücrelerinde ölü bulunması gibi vakalar yaşanmıştır. Mahkeme bu bağlamda, “Hükümet’e göre, yapılan açıklamaların içinde bulunduğu bağlam dikkate alınmalıdır,” demiştir. Gerçekten de “haydutlar”, “suçlular”, “katiller çetesi” gibi ifadeler kullanılmıştır. Mahkeme ayrıca, basının ve hatta ceza politikasından sorumlu makamların, ellerinde tartışmasız bilgiler bulunduğunda, sanığın tehlikeli karakterine ilişkin açıklamalar yapmaktan tümüyle kaçınmalarının beklenemeyeceğini belirtmiştir. Bu kişiler jüri ya da medya tarafından değil, profesyonel hâkimler tarafından yargılanmıştır. Bu Mahkeme kararı bize iki hususu göstermektedir: suçun ağırlığı ve boyutu ile kamuya mal olmuş kişilerin yargılanmasının, dava hakkında görüş açıklayan kişiler bakımından 10. madde kapsamında meşru bir alan oluşturduğu.

Ayrıca, başvurucunun eklerinde atıf yaptığı siyasetçilerin açıklamalarının zamanlaması da Mahkeme tarafından dikkatle değerlendirilmelidir. Zira Konstas/Yunanistan davasında Mahkeme, “itiraz edilen açıklamaların, başvurucunun ilk derece mahkemesinde mahkûm edilmesinden sonra ve temyiz süreci devam ederken yapıldığını” belirtmiştir. Bu husus dikkate alınmalıdır.

Mahkeme bu noktada şu ilkeyi ortaya koymaktadır: Sözleşme’nin 6(2). maddesi, yetkili makamların, başvurucunun mahkûmiyetine – henüz kesinleşmemiş olsa dahi – atıf yapmasını hiçbir şekilde engellemez. Somut olayda bu husus esaslı bir sorun teşkil etmemektedir. Zira başvurucular yalnızca ilk derece kararı ile Yargıtay süreci arasındaki dönemde yapılan bazı siyasi açıklamalara atıf yapmaktadır. Bu açıklamalardan birinde Cumhurbaşkanına uluslararası bir medya kuruluşu tarafından soru yöneltilmiş ve kendisi Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu ve meselenin yargının takdirine bağlı bulunduğunu ifade etmiştir.

Bu sadece eklerin dikkatle incelenmesi gerektiğine dair küçük bir örnek oluşturmaktadır. Ayrıca, kamuya mal olmuş bir kişi hakkında açılan davanın kurgusal eserler veya gazeteler açısından ilgi çekici olduğunu da belirtmek isterim; dolayısıyla Mahkeme ihtilaf konusu açıklamaları değerlendirirken bunu da dikkate almalıdır.

Tanıklara gelince, Hükümet 6(3)(d) maddesi kapsamında güvence altına alınan hakkın, sanığın istediği herhangi bir kişiyi sınırsızca tanık olarak çağırma hakkını kapsamadığını ya da gerçeğin ortaya çıkarılmasına katkı sağlamayacak konularda tanık dinlenmesini zorunlu kılmadığını belirtmektedir. Son duruşmada yapılan tanık dinletme talepleri, Türk mahkemeleri tarafından Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uyarınca yargılamayı uzatmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirilmiştir.

Son olarak, adaletin açıkça inkâr edildiğine yönelik iddiaya değinmek istiyorum. Bu bağlamda Willcox ve Hurford/Birleşik Krallık kararına atıf yapmak istiyorum. Mahkeme, adaletin açıkça inkârının son derece katı bir haksızlık ölçütü taşıdığını belirtmektedir. Bu kavram, basit usul hataları veya güvence eksikliklerinin ötesine taşan bir kavramdır; bu tür eksiklikler Sözleşmeci Devlet içinde meydana geldiğinde 6. madde ihlaline yol açabilir. Ancak burada aranan, 6. maddede güvence altına alınan adil yargılanma ilkesinin özünü ortadan kaldıracak veya yok edecek derecede ağır bir ihlaldir.

Buna, sanığın yokluğunda ve sonrasında esas hakkında yeniden inceleme imkânı olmaksızın yapılan yargılamalar, savunma haklarının tamamen göz ardı edildiği acele muhakemeler ve tutukluluğun hukuka uygunluğunu inceleyecek bağımsız ve tarafsız bir merciye erişim olmaksızın alıkonulma gibi durumlar örnek gösterilebilir. Avukata erişimin bilinçli ve sistematik biçimde engellenmesi de buna dahildir — ki somut olayda bunların hiçbiri söz konusu değildir.

Belirli bir hâkime ilişkin iddialar bakımından da bazı olgusal sorunlar bulunmaktadır. Söz konusu hâkim 2023’te değil, 2018’de aday olmuştur. Türkiye’de hâkimlerin göreve başladıktan sonra siyasetle iştigal etmesi kanunen yasaktır. Bu konuda Mahkeme’ye ayrıntılı bilgi sunabiliriz. Karşılaştırmalı hukukta, örneğin Almanya’da, bir hâkimin siyasi bağlantısının bulunması tek başına reddi hâkim sebebi oluşturmaz. Ceza muhakemesi hukukumuzun temel kaynağı Alman Ceza Muhakemesi Kanunu’dur. Bu bağlamda o sistemdeki reddi hâkim ölçütlerine bu nedenle atıf yapmaktayım. Böylesi bir şey, kanaatimizce, hâkimin çok uzak geçmişine bakılarak bir tür fişlenmesi anlamına gelmektedir; bazı hukuk sistemlerinde bu tür yaklaşımlar suç olarak dahi düzenlenmiştir ve yargı bağımsızlığına müdahale olarak değerlendirilebilir. Somut olayda, bu hâkimin tarafsızlığını zedeleyen herhangi bir somut ve güvenilir delil bulunmamaktadır. Yoksa biz bu tür konularda son derece hassas davranırız.

Başvurucunun iddialarına ilişkin son bir argüman daha sunmak istiyorum. Şiddet kavramı 19. yüzyıla uzanır ve esasen Avrupa tarihindeki ya da bizim tarihimizdeki şiddetli ayaklanmalar bağlamında şekillenmiştir. Tıpkı Yunan komşularımızda olduğu gibi biz de cuntalar sorunuyla karşı karşıya kaldık. Bu tür suç tiplerinin cuntalara ya da askerî darbelere uygulanmasında yanlış bir şey yoktur. Ancak bu suç yalnızca bu tür durumlarla sınırlı değildir ve bu bağlamda, kamu görevlilerine karşı fiziksel güç kullanımı ne gerekli ne de uygundur. İlla Ankara’nın kuşatılması, Başbakanlığa ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne yürünmesi gibi bir durum olması gerekmez. Bastille’e yürüyüş gibi sahneler artık geçmişte kaldı. Günümüzde yıkıcı ya da isyan niteliğindeki eylemler, Gezi’de de gördüğümüz üzere, adeta bir bileşim niteliği taşımaktadır.

Bir yanda Molotof kokteylleri ve benzeri yöntemlerle şiddet kullanan geleneksel terör örgütleri vardı; bu hususlar karar metninde ayrıntılı biçimde ortaya konulmuştur. Diğer yanda ise daha modern, yıkıcı yöntemler söz konusudur. Bunlar yakın dönemde İngiliz kamu düzeni mevzuatına da girmiştir: kimliğin tespit edilmesini engellemek amacıyla maske kullanılması ya da Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketinde gördüğümüz türden işgal eylemleri gibi. İşte bu yüzden, somut davaya klasik bir darbe perspektifinden yaklaşmak yanıltıcı olacaktır.

Bu bağlamda, bir örgüt yapısının bulunmasının ya da cebir ve şiddetin somut olarak tehlike oluşturmasının şart olmadığı yönünde epey içtihat da mevcuttur. Fiillerin elverişliliği meselesine gelince – burada İtalyan meslektaşım Padovani’ye atıf yapıyorum –, fiillerin davranış içinde somutlaşan elverişliliği, söz konusu organların işlevlerini engelleme kapasitesi anlamına gelir. Bu bağlamda “engelleme”, yalnızca bir fonksiyonun icrasına fiziksel bir engel oluşturmak değil, aynı zamanda ilgili organı şu değil bu yönde hareket etmeye mecbur bırakmak anlamına da gelir. Dolayısıyla dikkatinizi çekmek istediğim husus, bu suça yalnızca başvurucunun ya da, tersi de geçerli, yalnızca Hükümet’in perspektifinden bakılmaması gerektiğidir. Karşılaştırmalı hukuk perspektifinden ve söz konusu suç tiplerinin kriminolojik özü çerçevesinde değerlendiriniz.

Başbakanlık Ofisi’ne bir değil, üç kez saldıran belirli bir gruptan ve bu kişilerin beraat ettiğinden bahsediyorlar. Bu durum ilk bakışta bir çelişki gibi görünebilir. Ancak beraat kararı yalnızca bu kişilerle ilgilidir ve ilgili mahkeme kararında da belirtildiği üzere, bu kişiler başvurucunun kontrolü altında yürütülen kolektif planlamanın bir parçasıydı. Bu nedenle önemli bir unsur teşkil edebilirler. Buradaki mesele, başvurucunun bu kişileri bizzat harekete geçirip geçirmediği değildir; mesele, ne söylediğidir. Yani, “Bu kalabalığı kullanalım, bunu öyle bir şekilde kurgulayalım ki, eğer bunu organize edebilirsek, Çarşı’nın, yani bu taraftar grubunun kamusal gücü…” Başvurucu, söz konusu grubun eylemlerinin doğurduğu etkiyi kullanmaktadır ve bunların tamamı dosyadaki iletişim kayıtlarında yer almaktadır. Dolayısıyla bu suçun bu şekilde yorumlanması da Mahkeme’nin önceki içtihatlarıyla desteklenmektedir.

Şimdi izninizle yargıçların sorularına geçmek isterim.

Yargıç Bårdsen, ilk soru. Sayın yargıç, Anayasa Mahkemesi’nin acil başvurulara ilişkin önceliklendirme politikası hakkında bir soru yöneltti. Anayasa Mahkemesi’nin 31 Temmuz 2025 tarihli ön inceleme oturumu kararı uyarınca, bireysel başvuruların incelenmesi bakımından yedi ayrı kategori belirlenmiştir.

Öncelikle dosyaların aciliyete göre sınıflandırılmasına ilişkin kriterler getirilmiştir. Buna göre, başvurucunun yaşamı veya sağlığına ilişkin ciddi ve acil durumlar; başvurucunun kişisel ve ailevi durumuna ilişkin ciddi ve acil meseleler; çocuğun üstün yararının söz konusu olduğu durumlar; Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 73. maddesi kapsamına giren başvurucular; yasal tutukluluk süresi aşılmasına rağmen tutukluluğun devam ettiği haller; ilgili başvuruda verilen ihlal kararının yerine getirilmemesine ilişkin başvurular; adil yargılanma hakkına ilişkin ciddi ihlal iddiaları acil olarak değerlendirilmektedir.

İstatistiklere gelince — bunlar yalnızca geçici niteliktedir; izin verilmesi halinde daha ayrıntılı bilgileri yazılı beyanlarımızda sunacağız. Başvurucunun 24 Ekim 2023 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvurudan önce, benzer şikâyetler içeren yaklaşık 1860 adet bireysel başvurunun derdest olduğu anlaşılmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin bu başvurular hakkında da henüz karar vermemiş olması, başvurucunun davasının özellikle geciktirilmediğini ve kendisine karşı ayrımcı bir muamele yapılmadığını göstermektedir. Daha fazla istatistik de mevcuttur, ancak Mahkeme’nin kafasını rakamlarla karıştırmamak adına bunları yazılı olarak sunmayı tercih ederiz. Ayrıca başvurucuyla birlikte yargılanan kişilerden biri hakkında Anayasa Mahkemesi huzurunda bir başvuru bulunmaktadır; kendisi sağlık durumunu ileri sürerek acil inceleme talebinde bulunmuş ve başvurusu Anayasa Mahkemesi tarafından değerlendirilerek karara bağlanmıştır.

Koşullu salıverilme imkânı olmaksızın müebbet hapis cezasına ilişkin soruya gelince — başvurucu bu hususu Anayasa Mahkemesi önünde dile getirmemiştir. Yani koşullu salıverilme olanağının bulunmaması sebebiyle Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikâyetten bahsediyorum. Mahkeme daha önceki içtihadında, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun etkili bir başvuru yolu olduğunu kabul etmiş bulunmaktadır. Somut olayda ise bu konuda bir başvuru yapılmamış olduğundan, söz konusu iddia kabul edilemez bulunmuştur. Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesi bugüne kadar bu tür davalarda ihlal kararı vermiş de değildir. Ancak bu mesele yalnızca Türkiye’ye özgü değildir; bu bağlamda Vinter kararından Hutchinson kararına uzanan içtihat değişikliğine de işaret etmek isterim. Koşullu salıverilme imkânı bulunmayan müebbet hapis cezası hayli tartışmalı bir konudur.

Sayın Kučs’ün sorusuna gelirsek, Türk yargısının mevcut durumuna ilişkin oldukça ayrıntılı bir bilgi notum var; bunu İnsan Hakları Komiseri’ne de sunacağım. Burada söz konusu nottan bir paragraf aktarmak istiyorum.

Son 20 yıl içinde Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısı iki kez reformdan geçirilmiştir. Bu değişikliklerle üye sayısı artırılmış, avukatlar ve akademisyenlerin temsili sağlanarak çoğulcu yapı güçlendirilmiş, Genel Sekreterlik ve Teftiş Kurulu oluşturulmuş, Kurul’a bağımsız bir bütçe tahsis edilmiş ve daha önce Adalet Bakanı’na ait olan birçok yetki Kurul’a devredilmiştir. Aynı zamanda, etkili bir iç itiraz mekanizması getirilmiştir. 2010 tarihli Venedik Komisyonu raporunda yer alan, kurul üyelerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilmemesine ilişkin eleştiriler dikkate alınarak, 2017 yılında yapılan anayasa değişikliği ile üyelerin çoğunluğunun TBMM tarafından seçilmesi öngörülmüştür.

İlk kararı veren hâkimlere ilişkin disiplin süreci bakımından, bu inceleme davanın detaylarının incelenmesine yönelik olarak kamuoyundan gelen çağrılar üzerine başlatılmıştır. Yedi duruşma boyunca hâkimler mevcut delilleri yeterli görmüş, ancak son duruşmada bunun yeterli olmadığına karar vermiştir. Aynı soruşturma kapsamında, tanık beyanları ve kendi ikrarları doğrultusunda G.M.P. adlı hâkimin, hüküm öncesinde görüşünü açıkladığı, yani bu davada vereceği kararı önceden ifade ettiği tespit edilmiştir. Bu durum, usulî tarafsızlık ve görevini özenli ve tutarlı şekilde yerine getirip getirmediği konusunda şüphe doğurmuştur. Ancak bu süreç herhangi bir yaptırımla sonuçlanmamıştır; söz konusu hâkim hâlen görevine devam etmektedir ve bu hâkimlere başkaca herhangi bir yaptırım uygulanmamıştır.

Anayasa Mahkemesi üyelerine karşı başlatılmış bir ceza yargılaması da bulunmamaktadır. Ancak genel bir değerlendirme olarak şunu ifade edebilirim: 2010 yılında bireysel başvuru mekanizmasının getirilmesiyle birlikte Anayasa Mahkemesi adeta “Türk Strazburg’u” haline gelmiştir. 19. yüzyıldan beri Fransız modelinden alınan Danıştay ve yine Fransız modelinden alınan Yargıtay mevcuttu; ancak o zamana dek bu tür bir denetim mekanizması bulunmuyordu. Bu noktada ceza yargılamasının nihai sonucu hakkında son sözü kim söyleyecek?

Bu konuda mahkemeler arasında bir yetki çekişmesi yaşandığını düşünüyoruz; zamanla çözülecektir, ancak kolay bir mesele değildir. Almanya gibi bireysel başvuru mekanizmasının daha uzun süredir var olduğu ülkelerde dahi bu tür denetim mekanizmalarına yönelik eleştiriler bulunmaktadır. Bu tartışmalar Türk hukuk sistemine de yansımıştır. Bu durum karmaşık görünebilir; ancak burada kötü niyet aranmamalıdır. Elbette bazı eksiklikler var.

5. maddenin 1. fıkrasının (a) bendi bakımından, Hükümet, başvurucunun şikâyetine ilişkin sürenin 9 Haziran 2022 (Anayasa Mahkemesi’ne başvuru tarihi) ile 28 Eylül 2023 (mahkûmiyetin kesinleştiği tarih) arasındaki 15 aylık dönem olarak değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Anayasa Mahkemesi önünde geçen bu 15 aylık sürenin makul olduğu ve öyle addedilmesi gerektiği kanaatindeyiz.

Yanılmıyorsam tüm soruları yanıtlamaya çalıştım, ancak gerekirse Mahkeme’ye ek yazılı açıklamalar sunabiliriz.

Teşekkür ederim.

- Teşekkürler. Şimdi başvuru taraf adına Sayın Leach ve Sayın Çalı’ya söz veriyorum.

----

Prof. Philip Leach, Osman Kavala’nın Hukuki Temsilcisi

Teşekkür ederim Sayın Başkan,

Yargıçların yönelttiği soruların bir kısmını cevapladıktan sonra izninizle sözü Profesör Çalı’ya bırakacağım.

Sayın Bårdsen’e: Davaların önceliklendirmesine ilişkin izlenen politikaya dair sorunuzu Hükümet’e yöneltmiştiniz, ancak biz de şu hususu özellikle vurgulamak isteriz: Sayın Kavala Anayasa Mahkemesi nezdinde söz konusu önceliklendirme mekanizmasına başvurmuş, ancak bundan herhangi bir sonuç elde edememiştir. Ayrıca 5. maddenin 1. fıkrasının (a) bendi kapsamında “adaletin açıkça inkâr edilmesi” meselesini de gündeme getirdiniz. Hükümet buna dair cevabını sundu. Bu noktada herhangi bir soru işareti kalmaması için belirtmek isteriz ki, biz en başından itibaren 5. maddenin 1. fıkrasının ihlal edildiğini açıkça ileri sürmüş bulunuyoruz. Hükümetin atıf yaptığı 15 aylık sürenin fazla uzun olduğu kanaatindeyiz; bu bizim temel argümanımızdır. Ancak biz, söz konusu sürenin bununla da sınırlı olmadığını, zira mahkûmiyetin bizzat kendisinin açık bir adalet inkârı teşkil ettiğini savunuyoruz.

Hükümetin atıf yaptığı Birleşik Krallık kararında yer alan tanımın bir kısmını dinlediniz. Burada katı bir ölçüt öngörüldüğü ve bunun basit usulsüzlüklerin ötesine geçtiği yönünde Hükümet temsilcisinin yaptığı tespit doğrudur. Her iki kıstas da Sayın Kavala’nın davası bakımından mevcut ve geçerlidir. Bildiğim kadarıyla, “adaletin açıkça inkârı” ölçütü en son yaklaşık bir ay kadar önce Navalnyy (No. 4) kararında tanımlanmıştır. Mahkeme bu kararın 134. paragrafında inkârın, “6. maddeye yönelik olarak, hakkın özünü tamamen ortadan kaldıracak veya yok edecek derecede temel nitelikte bir ihlal” oluşturması gerektiğini belirtmiştir. Mahkeme adaletin açıkça inkârını böyle tanımlamış ve ayrıca bazı örnekler de vermiştir; bunlardan biri, savunma haklarının tamamen göz ardı edildiği acele bir yargılamadır. Bu kavramın Sayın Kavala’nın davasına uygulanabilir olduğunun aşikâr olduğu düşüncesindeyiz. Zira yalnızca 2019 tarihli karar değil, aynı zamanda 2022 tarihli karar da dikkate alındığında, Büyük Daire’nin 2022’de vardığı ve yetkili makamların eylemlerinin Gezi olayları ya da darbe girişimine ilişkin yargılamalardaki tüm işlemleri sakatladığını ifade eden tespit ortadadır. Dolayısıyla somut olayda 6. maddenin 18. madde ile birlikte ihlal edildiği kanaatindeyiz.

Sayın Yüksel’in sorusuna geçecek olursam: Anayasa Mahkemesi’nin Aralık 2020 tarihli kararından sonra neden bu Mahkeme’ye yeni bir başvuru yapılmadığı soruldu. Yani o aşamada neden başvuru yapılmadı? Bunun cevabı şu: Sayın Kavala’nın keyfî ve hukuka aykırı tutulması söz konusudur ve bu durum 5. madde bakımından süregiden bir ihlal teşkil etmektedir. Bu nedenle Strazburg’a başvuru süresi hiçbir zaman işlemeye başlamamıştır; bugün itibarıyla da henüz başlamış değildir. Elbette Hükümet, 2024 yılında başvuru yapıldığını ve bunun çok geç olduğunu ileri sürmektedir; ancak biz bu argümanı açıkça reddediyoruz.

Sayın Kučs: 5. madde ve icra meselesine dair yönelttiğiniz, Mahkeme’nin bu hususu incelemesi gerekip gerekmediğine ilişkin sorunuza yanıt vereyim. Bu noktada tekrar açıkça belirtmek isteriz ki, somut dava Mahkeme’nin 2019 tarihli kararından sonra ortaya çıkan yeni ve süregiden ihlallerle ilgilidir. 5. madde bakımından süregiden bir ihlal söz konusudur; ayrıca 6. madde ve atıf yaptığımız diğer hükümler bakımından da yeni ihlaller mevcuttur. Sorduğunuz hususa gelince: Bu dava, daha evvel açıkça ifade ettiğimiz üzere, 2019 tarihinde verilmiş olan önceki kararın icrasına ilişkin bir dava değildir. Ancak, yine belirttiğimiz gibi, hem 2019 hem de 2022 tarihli kararların tespitleri bu dava bakımından esaslı bir bağlam teşkil etmektedir; nitekim bugün İnsan Hakları Komiseri de aynı hususu vurgulamış bulunmaktadır. Yazılı beyanlarımızda, Mahkeme’nin Rusya aleyhinde açılmış bazı davalarda benzer şekilde meseleyi yeniden incelemek durumunda kaldığı örneklere de atıf yapmaktayız.

Bunlar arasında, Çeçen davaları Isayeva, Abuyeva ve Abakarova kararlarına bakıldığında, Mahkeme’nin aynı ihlali, farklı başvuruculara ilişkin üç ardışık kararda yeniden ele aldığı görülmektedir. Dolayısıyla somut dava ile mukayese imkânı bulunmaktadır. Mahkeme bu bağlamda çok açık bir şekilde şunu ifade etmektedir: Önceki kararların ötesine geçilmesi gerekir, yani Devlet’in kararlara uymamasının ilave sonuçları olmalıdır. Nitekim Abakarova (2015) kararında, “önceki kararın ötesine geçen tedbirler alınması gereğini” açıkça belirtmektedir. İşte bu nedenle, sadece başvurucunun tahliyesini talep etmekle kalmıyoruz – ki zaten Mahkeme buna yıllar önce hükmetmiştir – aynı zamanda beraatine veya aleyhinde verilen mahkûmiyet kararının hükümsüz kılınmasına yönelik açık bir hüküm kurulmasını da talep ediyoruz. Amerikan İnsan Hakları Mahkemesi içtihadında bu yönde çok sayıda örnek bulunmaktadır; yani Amerikan İnsan Hakları Mahkemesi benzer durumlarda tam da bunu yapmıştır. Gerekirse bu davaları da Mahkemenize sunabiliriz.

Sayın yargıçların diğer sorularına ilişkin olarak sözü Profesör Çalı’ya bırakacağım.

Ancak sözü devretmeden önce başvurucu tarafından 18. madde ve 7. maddeye ilişkin olarak ileri sürülen argümanlara ilişkin bir hususa daha değinmek istiyorum. Şimdi biz, 5, 6, 7, 10 ve 11. maddelerle bağlantılı ihlallerle birlikte 18. maddenin uygulanması gerektiğini öne sürdük.

18. maddenin 6 ve 7. maddelerle birlikte uygulanması bakımından bazı belirsizlikler mevcuttur. Ancak artık biliyoruz ki, yakın tarihte Ukrayna/Rusya davasında Büyük Daire tarafından verilen Kırım kararında Mahkeme, 18. maddenin 6. madde bakımından uygulanabilir olduğunu kabul etmiştir. Ancak aynı kararda, 18. maddenin 7. maddeye uygulanamayacağı ifade edilmiştir; ki biz dilekçemizde bu hususu da ele almaktayız. Bu noktada Büyük Daire’den, somut davanın kendine özgü koşulları ışığında bu meseleyi yeniden değerlendirmesini talep etmekteyiz. Zira atıf yapılan dava devletlerarası bir davadır ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgali bağlamında açılmıştır. Yani bizim davamızdan son derece farklı bir bağlam söz konusudur. Ayrıca 18. madde ile 7. maddeye ilişkin değerlendirme bu kararda yalnızca iki cümleyle ele alınmıştır. Gerekçe olarak ise 7. maddenin askıya alınmasının mümkün olmaması nedeniyle 18. maddenin uygulanamayacağı yönündedir. Ancak buradan illa böyle bir sonuca varılması gerektiği kanaatinde değiliz.

Somut olayda, 18. maddenin 5 ve 6. maddelerle birlikte uygulanmasında bir devamlılık söz konusudur; yani hem tutukluluk sürecine hem de mahkûmiyet sürecine ilişkin olarak. Sözleşme’ye bütüncül bir şekilde yaklaşıldığında, 18. maddenin 7. maddeye de uygulanması gerektiği ve bu yolun kapatılmaması gerektiği kanaatindeyiz. Bu davada, Türk Ceza Kanunu’nun 309 ve 312. maddelerinin Sayın Kavala aleyhinde kasıtlı olarak kullanıldığı, kendisini susturmak, cezalandırmak ve hedef almak amacıyla uygulandığı düşüncesindeyiz. Bu bağlamda Mahkeme’den, bu hususu yeniden değerlendirmesini, 18. maddeyi 7. madde ile birlikte uygulayarak ihlal tespitinde bulunmasını talep etmekteyiz.

Sayın Başkan, bu noktada izninizle sözü Profesör Çalı’ya bırakıyorum.

- Teşekkürler. Şimdi kürsüye Profesör Çalı’yı davet ediyorum.

---

Prof. Başak Çalı, Osman Kavala’nın Hukuki Temsilcisi

Teşekkür ederim Sayın Başkan,

İzninizle, yargıçların yönelttiği soruların bir kısmını yanıtlamaya devam edeceğim.

Sorulardan biri, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının gözden geçirilmesine ilişkin olarak 3. madde kapsamında etkili bir başvuru yolu bulunup bulunmadığına dairdi. Bildiğimiz kadarıyla, bu spesifik mesele bakımından Anayasa Mahkemesi’ni etkili bir başvuru yolu haline getiren bir içtihat mevcut değildir. Bizim bilgimiz bu yöndedir. Mahkeme’nin Tekin ve Baysal kararının bu olasılığa işaret ettiğinin farkındayız; ancak orada da vurgulandığı üzere, bu yolun fiilen etkili bir başvuru yolu olarak işlediğini gösteren herhangi bir içtihat bulunmamaktadır. Her hâlükârda, Mahkemeniz önünde de ileri sürdüğümüz üzere, somut olayda Anayasa Mahkemesi huzurundaki iç hukuk yollarının tümümün ne denli etkili olabildiği konusunda olağandışı koşullar söz konusudur. Özellikle bu davayla ilgili olarak ortaya koymuş olduğumuz koşullardan bahsettiğimizi vurgulamak isterim. Dolayısıyla, hem bu yönde herhangi bir kanıt bulunmaması hem de bu davanın kendine özgü koşulları nedeniyle, bir başvuru yolunun var addedilmesi mümkün değildir.

İkinci olarak, Mahkeme’nin 2019 tarihli Boltan/Türkiye kararına dikkat çekmek isteriz; bu karar, tam olarak aynı gerekçelerle verilmiş bir ihlal kararı içermektedir. Adı geçen davada başvurucu, Anayasa Mahkemesi önünde iç hukuk yollarını tüketmemiş ve bu husus Hükümet tarafından da itiraz konusu yapılmamıştır; Mahkeme de bu durumun açıkça altını çizmiş bulunmaktadır. Biz de dilekçelerimizde Boltan kararını esas aldık; zira bu karar 2019 itibarıyla Mahkeme’nin bu konuya ilişkin verdiği en güncel kararlardan biridir.

Sayın Mercer’in sorusuna, yani Türk Anayasa Mahkemesi önündeki usullere ilişkin soruya gelince… Anladığım kadarıyla soru, Haziran 2022 tarihli başvuruya değil, Ekim 2023 tarihli başvuruya yönelikti. Bu konuyu ele almadan önce şunu belirtmek isterim ki, Hükümet’in beyanlarından öğrendiğimize göre Sayın Kavala’nın Haziran 2022’de yaptığı üçüncü başvuru, Mahkeme’nin ihlal prosedürü kapsamında verilen kararından birkaç hafta sonra, 25 Temmuz 2023 tarihinde askıya alınmış.

Yani ilk başvuruya ilişkin tüm yargılama aşamaları tümüyle tamamlanmıştı ve Hükümetin beyanlarından anladığımız kadarıyla bu dosya askıya alınmıştır. Bunun nedenlerinin ne olabileceğine ilişkin herhangi bir usulî açıklama yapıldığını sanmıyorum, bizlere bu konuda bilgi verilmedi. Dördüncü başvuru bakımından ise, tüm dilekçe aşamaları – Hükümet’in cevapları da dahil olmak üzere – aylar önce tamamlanmıştır. Yani geriye kalan tek aşama karar aşamasıdır. Ancak vurgulamak isterim ki, bu durum yalnızca Ekim 2023 tarihli dördüncü başvuru açısından değil, Haziran 2022 tarihli üçüncü başvuru açısından da geçerlidir.

Sorulan sorulara yanıtlarımız bu kadardır. Ek açıklama gerektiren hususlar olursa memnuniyetle cevap vermeye hazırız.

Bu arada, geçtiğimiz yıl Kasım ve bu yıl Şubat aylarında Mahkeme’ye sunduğumuz ayrıntılı beyanlara da değinmek isterim. Söz konusu beyanlarda birçok hususu detaylı şekilde ele almış bulunuyoruz. Ancak Hükümet’in beyanlarına yanıt olarak birkaç noktayı özellikle vurgulamak istiyorum.

Bunlardan biri, Mahkeme’nin yanı sıra Avrupa’daki ve dünyadaki birçok yüksek mahkemenin de gayet iyi bildiği “dördüncü derece doktrini” ile ilgili. Ve elbette ki delillerin değerlendirilmesi meselesi anayasa mahkemeleri kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi açısından da özel bir önem taşıyor.

Sözleşme ile güvence altına alınan hakların korunup korunmadığını değerlendirebilmek için, Mahkemenizin ve Avrupa Konseyi’ne üye olan devletlerdeki tüm mahkemelerin, tüm yüksek mahkemelerin, delillerin dava açısından ilgi ve yeterliğe sahip olup olmadığını Sözleşme standartları ışığında incelemesi gerekmektedir. Kanaatimce bu inceleme Mahkeme’nin görevlerinden birini teşkil etmekte olup, vakıa tespitine girerek bir yetki aşımı (ultra vires) teşkil etmez; aksine, 5. madde, 6. madde, 7. madde ve diğer hükümler bakımından delillerin ilgili ve yeterli olup olmadığının denetlenmesinden ibarettir. 

Bu bağlamda şunu vurgulamak gerekir ki, delillerin incelenemeyeceği şeklindeki argüman Yargıtay tarafından da ileri sürülmüş ve bu çerçevede, Türk Anayasa Mahkemesi’nin dokuz üyesi hakkında, tam da delillerin ilgi ve yeterliliğini incelemiş olmaları nedeniyle suç duyurusunda bulunulmuştur. Bir ülkenin en yüksek mahkemesi olan Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında bu gerekçeyle suç duyurusunda bulunulmuş olması, daha önce iç hukuk yollarının etkililiğine ilişkin ileri sürdüğümüz argümanların isabetliliğini açıkça teyit etmektedir.

Son derece önem taşıyan bir başka husus ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin temel ilkelerinden biri olan ikincillik ilkesine ilişkindir. Bu ilkeye Sözleşme’nin giriş bölümünde de yer verilmektedir. İkincillik ilkesinin anlam ve uygulanmasına dair Mahkemece yapılmış birçok önemli tespit bulunmaktadır. Bu bağlamda özellikle Savran/Danimarka kararının 189. paragrafı kanaatimce son derece çarpıcıdır. Bu paragrafta Mahkeme, orantılılık kriterinin anlam ve uygulamasını son derece açık bir şekilde izah etmekte olup, bu kriterin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından olguların titizlikle incelemesi, ilgili insan hakları standartlarının Sözleşme ile tutarlı bir şekilde uygulanması ve başvurucunun bireysel menfaati ile genel kamu yararı arasında yeterli bir denge kurulması gerektiğini belirtmektedir. Bunlar, ikincillik ilkesine gerçekten değer verip ona gerçekten saygı göstermenin ne anlama geldiğini son derece açık ve net biçimde ortaya koyan ölçütlerdir.

Keza, Z.K./Türkiye kararında da Mahkemeniz, 35. madde bağlamında ikincillik ilkesinin uygulanmasına ilişkin üç önemli ölçüt bulunduğunu vurgulamıştır. Mahkemenizin getirdiği ölçütlerden ilki, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcı olup olmadığıdır. Biz somut olayda durumun böyle olmadığını, bağlayıcılık ölçütünün ciddi şekilde tartışmalı olduğunu savunuyoruz; zira Gezi Parkı protestoları bağlamında Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı, biri ilk derece mahkemesi, ikisi de Yargıtay tarafından olmak üzere üç kez yok sayılmış bulunmaktadır.

İkinci ölçüt, başvurucunun Anayasa Mahkemesi önündeki telafi yolu tarafından sağlanan korumayı gerçekten sonuna kadar kullanıp kullanmadığıdır. Sayın Kavala, Anayasa Mahkemesi’ne dört kez bireysel başvuruda bulunmuştur. Bunların ikisi ret kararıyla sonuçlanmış olup, ikisi halen derdest durumdadır ve kendisi sekiz yıl beş aydır hukuka aykırı bir şekilde özgürlüğünden yoksun bırakılmaktadır.

Üçüncü ve son ölçüt ise Mahkemenizin Anayasa Mahkemesi içtihadının kendi içtihadıyla ve 35. madde kapsamındaki değerlendirmesiyle uyumlu olup olmadığını inceleme hakkını saklı tutmasıdır. Anayasa Mahkemesi ilk kararında etkili bir telafi sağlayamamıştır. İkinci kararında ise AİHM’nin 2019 tarihli kararındaki tespitleri inceleyip göz önünde bulundurma fırsatı varken bunu yapmamıştır. Yediye karşı sekiz oyla alınan bu kararda çoğunluk, Mahkemenizin içtihadını dikkate almamıştır. Bu durum karşıoy yazılarında açıkça ortaya konulmuş olup, Büyük Daire huzurundaki ihlal prosedürleri yargılamasında da sistematik bir şekilde vurgulanmıştır.

Dile getirmek istediğim iki husus daha var. Birincisi olaylara ilişkin nitelendirme ya da tanımlamayla ve olguların aslında ne olduğu etrafında dönen tartışmaya ilişkin. Yaşananlar bir protesto muydu, yoksa bir ayaklanma mıydı? Bu noktada biz, olguların tespiti bakımından, Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nun resmi raporlarına dayandık; adı geçen kurum, devlet içinde, idarenin bir parçası olan bir insan hakları kuruluşudur ve bizler başvurularımıza ek olarak bu kurum tarafından hazırlanan raporları sunmuş bulunmaktayız. Yani Gezi Parkı olaylarına ilişkin olarak, devletin insan hakları kurumunun raporuna dayanıyoruz. Buna ek olarak, ülke ziyaretleri yapan ve bu ziyaretler sonucunda raporlar hazırlamış olan İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nin raporlarına da dayanmaktayız. Demek istediğim, yaşanan olaylara ilişkin olarak dilekçelerimizde hem bir kamu kurumunun hem de Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri tarafından hazırlanmış durum raporlarını rehber olarak kullanmaktayız.

Olgulara ilişkin değinmek istediğim ikinci husus, Sayın Kavala’ya yönelik itham bağlamında sıkça dile getirilen maddi ve mali yardım iddialarıdır. Bu davayı iç hukuk nezdinde sekiz yıldır takip etmekte olan avukatlarla birlikte elimizdeki bilgileri yeniden inceledik. Bu çerçevede, Yargıtay kararında maddi ve parasal destek olarak nitelendirilen hususların şunlardan ibaret olduğu görülmektedir: 20 adet sandviç, 20 adet COVID yüz maskesi – burayı özel olarak vurgulamak isterim, gaz maskesi değil; hepimizin kullandığı türden yüz maskeleri, 20 adet ve eczaneden satın alınmışlar –, 20 adet poğaça (peynirli börek gibi bir şey, çok güzeldir), bir adet katlanır plastik masa ve parktaki insanların protestolar sırasında kullandığı bir adet hoparlör.

Bu noktada bir şeyi vurgulamamız lazım: Osman Kavala’nın işyeri söz konusu parkta bulunmaktadır. Yani işyeri orada. Bu protestolar – yani meydandaki tek parkta alışveriş merkezi inşa edilmesine karşı çıkan çevre protestoları – ilk başladığında, kendisinin yapabileceğini söylediği şeyler bunlardır. Bu harcamaların toplam tutarı – Türkiye’de enflasyon çok yüksek olduğu için şu anda yanlış bir rakam veriyor olabilirim – o tarihte yaklaşık 670 liraydı. Bunun o sırada 300 avro veya daha az bir miktara denk geldiğini sanıyorum, ama yanılıyor olabilirim. Öyleyse kusuruma bakmayın. Yargıtay kararında yer alan ve burada da tekrar edilen, Sayın Kavala tarafından sağlandığı ileri sürülen maddi katkı bundan ibarettir.

Kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Anadolu Kültür’e yapılan para transferlerine ilişkin olarak da – ki bu husus Yargıtay kararında sürekli tekrar edilmektedir – şunu vurgulamak isteriz: Adı geçen kuruluş mütemadiyen denetlenmektedir. Hatta tüm bu yargılamalar sırasında da yakın bir zamanda teftişten geçirilmiştir. Ticaret Bakanlığı tarafından yapılan inceleme sonucunda kuruluşun mali kayıtlarında ve defterlerinde herhangi bir usulsüzlük bulunmadığına dair açık bir rapor düzenlenmiştir. En son denetime ilişkin bu raporu da Mahkeme’ye ek olarak sunmuş bulunuyoruz. Söz konusu denetim Yargıtay kararından önce gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla bu denetime ilişkin bilgiler Yargıtay kararı verildiği tarihte kamuya açık bir şekilde bilinir durumdaydı.

Son olarak, Sayın Kavala’nın telefon görüşmesi kayıtlarına değinmek istiyorum; çeşitli faaliyetlerin organize edilmesine ilişkin olarak insanlarla konuştuğu kayıtlardan bahsediyorum. Burada inanılmaz derecede önemli bir ayrıntı var: Sayın Kavala’ya hiçbir zaman bu kayıtları dinleme imkânı verilmedi. Söz konusu konuşmaların delil değerini değerlendirme olanağı kendisine hiçbir zaman tanınmadı. Esasen birkaç hafta içinde toplam on kişiyle yapılan telefon görüşmelerinden bahsediyoruz. Kendisi bütün bir yargılama boyunca bu kayıtları dinlemek istediğini, bu konuşmalara atfedilen anlamlara itiraz etmek istediğini, yani “şunu dedi”, “bunu kastetti” gibi yorumların doğruluğunu sorgulamak istediğini mütemadiyen dile getirmiştir.

Buna rağmen, şimdi sizlerin huzuruna sayfalarca döküm halinde sunulan bu kayıtları yargılama süreci boyunca sorgulamasına, incelemesine ve itiraz etmesine olanak tanınmamıştır. Bu kayıtların biri bile, yargılama boyunca silahların eşitliği ilkesi çerçevesinde incelenmiş değildir. Bu hususun somut davada 6. maddenin ağır ihlaline yol açan ek bir unsur daha oluşturduğu kanaatindeyiz. Ayrıca, iç hukukta yürütülen yargılamalarda bu kayıtların hukuka aykırı şekilde elde edilmiş dinlemeler olduğu hususu da uzun uzun tartışılmış olmasına rağmen, bu mesele Yargıtay kararlarında cevaplanmış değildir.

Sayın Kavala hakkında beraat ve tahliye kararı veren üç hâkime ilişkin olarak ise herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun raporları ve disiplin soruşturmaları gizli olduğu için bizim bu bilgilere erişimimiz bulunmamaktadır. Bu nedenle söz konusu hâkimlere ne olduğu, bunlar hakkında ne tür bir soruşturma yürütüldüğü, bu hâkimlerin neyle itham edildikleri ya da hangi disiplin ihlallerinin ileri sürüldüğü konusunda herhangi bir yorum yapmamız mümkün değildir. Yani bizim bu bilgileri doğrulamamız, araştırıp incelememiz veya bunlar hakkında görüş bildirmemiz mümkün değildir. Bu bilgilere erişimimiz bulunmamaktadır.

Teşekkür ederim.

 

[Başkan] — Bu aşamada, yargıçlardan, taraf temsilcilerinin verdikleri yanıtların daha fazla aydınlatılmasına ilişkin bir talep olup olmadığını anlamak istiyorum. Yargıç Chanturia. Buyurun.

[Yargıç Chanturia] — Teşekkür ederim Sayın Başkan. Açıklık getirmek adına şunu sormak isterim: Hükümet temsilcisinin beyanlarından doğru anladıysam, yargılamanın sarkmasını haklı kılan özel bir gerekçe bulunmamaktadır, doğru mudur?

[Sayın Bozbayındır] — Soruyu tekrar eder misiniz?

[Yargıç Chanturia] — Şunu soruyorum: Yargılamanın bu kadar uzun sürmesini haklı kılan herhangi bir gerekçe var mı? Halen derdest iki başvuru bulunmaktadır. Benim anladığıma göre, yani doğru anladıysam, yargılamanın sarkmasını haklı kılan özel bir gerekçe bulunmamaktadır, doğru mui?

[Sayın Bozbayındır (meslektaşlarına dönerek)] — Yargılama sarktı mı?

Buna dair kamuya açıklanmış bir gerekçe yok; ancak ben…

-- Yargıç Ktistakis, verilen yanıtlara ilişkin bir takip sorusu; yeni bir soru değil…

[Yargıç Ktistakis] – Elbette. Takip sorum meslektaşım Kučs’un yönelttiği soruya ilişkin. Hükümet’e şu hususu açıklığa kavuşturma imkânı tanımak istiyorum: Anayasa Mahkemesi’nin dokuz üyesi hakkında başlatılan ceza soruşturması hâlen devam ediyor mu? Teşekkür ederim.

[Sayın Bozbayındır] -- Daha önce de ifade ettiğim üzere böyle bir süreç yoktur. Ancak isterseniz ayrıntılı bilgi sunabiliriz. [Meslektaşına döndükten sonra] Hayır, Anayasa Mahkemesi hâkimleri hakkında böyle bir ceza soruşturması bulunmamaktadır. Sanırım burada bir yanlış anlaşılma var. Ancak talep etmeniz halinde, yazılı olarak ayrıntılı bilgi sunabiliriz. Zira bu yönde bir bilgiye sahip değilim.

[Başkan] — Tamam. Şunu belirtmek isterim: Her iki taraf da isterlerse – ki Hükümet tarafından da bu yönde bir talep geldi – iki hafta içinde yazılı görüş sunma imkânına sahiptir. Yanıtlarınıza ilişkin her türlü ek açıklama, netleştirme ve ayrıntılandırmayı bu süre içinde sunabilirsiniz. Bu imkân her iki taraf için de geçerlidir. İki hafta içinde. Yargıçlardan başka açıklama talebi olan başka var mı? Görüyorum ki yok.

 


DURUŞMANIN KAPANIŞI

Şimdi aleni duruşmanın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Taraflara, sundukları beyanlar ve Mahkeme’nin sorularına verdikleri yanıtlar için bir kez daha teşekkür ediyorum.

Mahkeme bundan sonra davanın kabul edilebilirliği ve esasına ilişkin müzakerelere geçecektir. Hüküm daha sonraki bir tarihte verilecek olup, kararın açıklanacağı tarih taraflara bildirilecektir.

Bu itibarla, aleni duruşmayı kapatıyorum.